3 Mayıs 2012 Perşembe

III.BOLUM- FİDEL CASTRO ÖLMEDEN ÖNCE GÖRÜLMESİ GEREKEN EN GÜZEL ÜLKE...

III.BÖLÜM-ZAMANIN DURDUĞU ŞEHİRDİR TRİNİDAD(BERABERİNDE PLAYA GİRON, SANTA CLARA)


  
Kahvaltı sonrası erkenden yine yollardayız. Yolculuğumuz her zamanki gibi keyifli sürüyor. Suskunluk anları okuyorum. Elimde Küba ile ilgili fazlaca doküman var.

Okuduklarımdan;

- Küba’lıların İspanyol asıllı ve Katolik olduklarını ve Küba’da doğanlara Kreol dendiğini,

- Küba’da 51 farklı kilise, 4 tane sinagog bulunduğunu,

- Küba’da bembeyaz giyinen çok sayıda kişi olduğunu, bunların Afrika Pagan dinine mensup kişiler olduğunu,

- Devletin çocuklara doğumdan ilkokula başlayıncaya kadar günde 1 litre süt verdiğini,

- Küba’da her şeyin devlete ait olduğunu,halkın ev ve araba sahibi olamadığını,devrimden önce edinilen ve halen kullanılan eski model Amerikan arabalarının ise şahıslara ait olduğunu,

- Küba’da erkekler için mecburi askerlik süresinin 2 yıl olduğunu,kadınların ise gönüllü olarak askere gidebildiklerini,

- Fidel Castro’nun gerçek evini Küba’lılar dahil kimsenin bilmediğini, bunun nedeninin Castro’ya CIA ve diğer gizli servisler tarafından 500’e yakın suikast düzenlenmesinden kaynaklandığını,

- Küba halkının turist barlarına giremediklerini,

- Küba’ da 15 yaşına gelen kızların uzun, kabarık ve çok süslü elbiselerle şehir içinde dolaştırılarak topluma tanıştırıldıklarını ve kızların elbiseleriyle fotoğraf çektirdiklerini,

- Küba’da devlet dairelerinde çalışan bayan memurların lacivert etek ve bluz giyme zorunda olduklarını,

- Küba’da tarım yapılırken hormon kullanılmadığını,her şeyin organik olması nedeniyle hem lezzetli hem de sağlıklı olduğunu,

- Küba’da özellikle kanser ve bağımlılık tedavisi başta olmak üzere tıbbın birçok dalında çok ileri düzeyde olunduğunu,

-Küba’da doktorların imtiyazlı olduklarını, Venezuella başta olmak üzere birçok Afrika ülkesine tıp doktoru ihracı yapıldığını,

Öğreniyorum.

Okuyacaklarım fazlaca. Ama yolumuz üzerinde 400 e yakın kuş, 50 sürüngen, 26 denizde de karada da yaşayabilen hayvan,100 e yakın memeli ve 620 kelebek çeşidine ev sahipliği yapan dünyaca ünlü Asa Wright Doğa Merkezi var. Otobüsümüz duruyor.Hep beraber iniyoruz. Merkezden içeriye girer girmez de cennete geldiğimi düşünüyorum.Doğa harika.Burasının Türkiye’de çevre bilimi tahsili yapan tüm öğrenciler,öğretim üyeleri,doğa bilimciler tarafından görülmesi gerekir.Merkezde timsah eti yeme şansını da ! yakalıyoruz.Hava oldukça sıcak.Çok az yerde gölge var. Ama bu çok kısa sürüyor. Öğle güneşi üstümüzde yükseliyor.Gölgeler yok oluyor.Yola çıkma vakti geldi.Tekrar yola çıkıyoruz.

Öğle yemeği için duruyoruz. Yemeğimi hemen bitirerek dışarıya çıkıp fotoğraf çekmeye başlıyorum.Bu sırada kucağında 6-7 yaşlarında bir kız çocuğu olan kadını fark ediyorum.Gözlerinde dilenmekle dilenmemek arasında bir kararsızlık okuyorum.Çekingen bir şekilde bana bakıyor.Çıkarıp para vermek istiyorum. Kabul etmiyor.Hareketleriyle aç olduğunu ifade ediyor.Hemen içeri girerek yiyecek alıyorum.Çocuğuna yedirmeye başlıyor.Tüm arkadaşlarım yanımıza gelerek kadıncağıza katkıda bulunmak istiyorlar.Önce kabul etmiyor.Çok ısrar ediyoruz.Kabul etmek zorunda kalıyor.Hanımlar çantalarındaki sabunları,kalemleri,şekerleri,çikolata ve sakızları veriyor.Ayrılık vakti gelirken kadın ve çocuk yanıma gelerek beni öpmek istiyorlar. Eğiliyorum ve yanağıma öpücük konduruyorlar.O an bir şey daha fark ediyorum.Ne kadıncağız ne de evladı kokmuyor.Şaşırıyorum.Zira temizlik maddelerinin karneyle verildiği ve gölgede bile 30-35 derece sıcak olan bir yerde temizlik var. Küba’lılar çok temiz insanlar(Bu tespitimin daha sonra ter kokan tek kişiye rastlamamam nedeniyle bir gerçeğe dönüştüğü hususunu da paylaşmak isterim).

Tekrar yola düşüyoruz.

 Şimdi Domuzlar Körfezine gidiyoruz. 50 yıl önce 16 Nisan 1961'de gece yarısından biraz önce CIA tarafından eğitilen ve finanse edilen 1500 kadar Kübalı sürgün, Domuzlar Körfezi'nde başarısızlıkla sonuçlanan bir işgal girişimi başlattı. Elbette ki amaç Fidel Castro ve devriminden kurtulmaktı.Bu girişim A.B.D için yenilgiye dönüştü ve Küba'yı S.S.C.B ile daha da yakınlaştırdı. Gittim ve gördüm Domuzlar Körfezini. Burada sivrisinek ve timsahtan başka bir şey yok.

Ama…….

İşgalcilerin ana hedefinin körfezin ağzında küçük bir pisti bulunan Playa Giron köyü olduğunu ve eş zamanlı olarak 35 kilometre uzaklıktaki Playa Larga köyüne de indirme yapılmasının planlandığını, A.B.D’nin planının kıyıdan sızmak, güvenli bir bölge oluşturmak, havaalanını ele geçirmek ve buraya sonradan ABD'den yardım isteyecek sürgündeki hükümeti getirmek olduğunu, hala kıyıdaki aynı evde yaşayan balıkçı Gregorio Moreira’mın işgalcileri fark ederek alarmı verdiğini, toplam 11 silahla sabahın 4'ünde ateş açmaya başladıklarını, daha sonra Küba uçakları dahil birliklerin geldiğini, Küba birliklerine bizzat Fidel Castro’nun komuta ettiğini, savaşın üç gün sürdüğünü,

Bu işgal girişiminin Küba halkına düşmandan asla korkmamaları gerektiğini öğrettiğini, Fidel'in sonradan dediği gibi Latin Amerika’nın biraz daha özgürleştiğini, savaş sonunda 2506 Tugayı olarak bilinen 1000'den fazla Castro karşıtının esir alındığını, bu esirlerin 50 milyon dolarlık gıda ve ilaç karşılığında Miami'ye geri gönderildiğini,

Öğreniyorum.

Playa Giron'da küçük bir müze var.

Müzenin önünde Castro'nun iki tankı ve Küba birliklerinin işgalcilere karşı kullandığı İngiliz yapımı Sea Fury bombardıman uçağı var. Müze küçük ama Küba’lının deyimiyle Müze Yanki emperyalizminin Latin Amerika'daki en büyük yenilgisini simgeliyor. Bu nedenle de önemi büyük.Diğer taraftan,başarısız işgalden 51 yıl sonra bu Karayip Adası Batı yarıkürede komünistlerin iktidarda olduğu tek ülke. CIA Castro’yu öldürmek için sayısız suikast girişiminde bulundu.Ama Küba lideri 2006'ya kadar iktidardaydı.2006 da iktidarı kardeşine bırakmasının sebebi ise hastalığıydı.Küba yarım asırdır A.B.D ambargosu ve kuşatması altında. Fidel’e ve hala dimdik ayakta olan Küba halkına saygımız artıyor.

Müze çok küçük. O nedenle kısa sürede geziyoruz. Yine otobüsteyiz.

Otobüsümüz durmadan Trinidad’a ulaşıyor.Trinidad ülkenin büyük yedi şehrinden bir tanesi. Esasında sabah yola çıktığımız Cienfuegos’a 80 km mesafede ama otobüsümüz ve güzergahlarımız çok şenlikli.Her yere uğrayarak ancak akşam üzeri ulaşabiliyoruz Trinidad’a.Ulaşır ulaşmaz da keşfe başlıyoruz.

Trinidad…

Her zaman kalbimde ve anılarımda ayrı bir yeri olacak şehirsin sen…

Bu sözler bir şaire ait değil.Bu sözleri ben söylüyorum.İtiraf ediyorum ki rengarenk boyalı eski evlerin, daracık kaldırımlı sokakların, mimari yapın,halkınla beni çok ama çok etkiledin.

Şimdi sizlere1988 yılından itibaren UNESCO DÜNYA KÜLTÜR MİRASI listesinde yer alan Trinidad’ı neden sevdiğimi paylaşayım.

Her şeyden önce zaman Trinidad’ta 1950 li yıllarda durmuş. Şehrin tamamına yakını tek katlı farklı renklere boyanmış evlerden oluşuyor.Şehrin arka sokakları film setleri gibi. Burada dolaşırken ben film platosundayım hissine kapıldım.Bir tanımlama yapmamı isterseniz Trinidad için ben oyuncak gibi bir şehir derim.

Hep beraber Romantik Müzeye gidiyoruz.Burası İspanyol soylularının ziynet eşyalarının sergilendiği bir müze.Mücevherler,porselenler,tablolar, ev eşyaları var müzede.Trinidad için oyuncak şehir dedim ya aslında eksik söyledim. Burası küçücük bir oyuncak şehir adeta. Oyuncak şehrin tarih müzesine gidiyoruz. Oyuncak şehrin Plaza Mayor Meydanı da çok küçük. Meydanda bulunan kilise önünde bulunan satıcılar bir şeyler satabilmek umuduyla etrafımızı sarıyor.

Hava çok sıcak serinlemek için bara giriyoruz.Burası La can chan chara bar.Hepimiz La can chan chara içkisi sipariş ediyoruz.İçki bal,limon,rom,su ve buzdan yapılıyor.İçer içmez serinliyoruz.Akşam Plaza Mayor Meydanında müzik ve dans olduğunu öğreniyoruz.Günümüz çok erken başladı ve yoğun geçti. Otele dönmek vakti geldi. Yemekten sonra yeniden Plaza Mayor Meydanına gelmeye karar veriyoruz.Otele giderek odalarımızı alıyoruz.Otelimiz deniz kenarında.Akşam yemeğine geçiyoruz hemen. Acelemiz var. Gecelere akacağız.

Otelden kiraladığımız araçla şehre iniyoruz. Sonunda yeniden meydana ulaştık.Meydan plastik masa ve sandalyelerle dolu. Hemen oturuyoruz. Meydanın kanı kaynıyor adeta.Canlı müzik başlıyor.Küba’lı delikanlılar turistleri dansa kaldırıyorlar. Müzik ve dans harika. Grubumuz ortama ve güzelliklere bırakıyor kendini.

Gece yarısı oldu. Çalışmaya son vermek ve dinlenmeye çekilmek zamanı geldi.Otele dönüyoruz.Hava çok güzel. Birazda havuz başında oturalım diyoruz.Kahkahalar yine bol.

Sabah erkenden kalkarak denize giriyoruz.Kumsal harika.Deniz bugün oldukça dalgalı.Kahvaltı sonrası yine şehir merkezine gidiyoruz. Arnavut kaldırımı sokaklar,pastel renklerin hakim olduğu yapıları yararak ara sokaklara dalarak gerçek Trinidad’ı görüyoruz. Gerçek Küba burası diye düşünüyorum.(Meraklısı için not:Yansıyan güneş ışınlarının göz rahatsızlıklarına yol açmasını önlemek amacıyla bölgede evlerin beyaza boyanması yasaklanmış.Bu nedenle de evlerin dış cephesi pastel renklere boyanıyormuş.)

Trinidad sokaklarında kurulan pazarı dolaşıyoruz ve hediyelik eşyalar alıyoruz.Alışveriş sonrası Romantik Müze ve Iglesia Parroquial de la Santisima Trinidad Katedrali’nin bulunduğu Plaza Mayor’a yürüyoruz. Burası dün akşam geldiğimiz ve eğlendiğimiz meydan. Katedralin yanındaki merdivenler bu gece yine Trinidad’ın en eğlenceli yeri haline gelecek diye içimden geçiriyorum.Burasının adının Casa de la Musica olduğunu öğreniyorum.

Hanımlar yoruluyorlar.Ben ise fotoğraf çekme derdindeyim. Tulga ile birlikte fotoğraf çeke çeke şehir dışına kadar gidiyoruz.Havanın sıcaklığı dönerken yürümemize engel oluyor.Sevgili Tulga ile bir At Arabasına el kaldırıyoruz.At Arabasının sürücüsü duruyor.Binip şehre dönüyoruz. Ekip sıcaktan kavrulmuş durumda ve perişanlar. Otele dönüyoruz.Önce yemek.Sonra havuz ve deniz keyfi.

Yarın Trinidad’tan ayrılacağız.Önce Che’nin Anıt Mezarının olduğu Santa Clara’ya daha sonrada Varedero’ya gideceğiz.

Sabah erkenden kalkarak denize giriyoruz.Kahvaltıdan sonra Che’nin anıt mezarını ve zırhlı tren baskınının yapıldığı istasyonu ziyaret edip Iznaga köyüne doğru yola çıkıyoruz. Iznaga, Trinidad’a çok yakın. En önemli özelliği ise 45 metrelik La Torre Iznaga Kulesi. Kule 184 basamaklı.Zamanında köleleri kontrol amaçlı yapılmış.

Küba deyince herkesin aklına efsane lider Fidel,efsane gerilla Che ve bu iki muhteşem kahramanı tamamlayan Cienfigueras gelir.

( Peki kimdir bu Che Guevera.Herkesin sevdiği odalarında posterlerini astığı efsanevi gerilla.

Ernesto Rafael Guevara de la Serna,14 Haziran 1928'de Arjantin'in Rosario şehrinde doğdu. Devrimci bir ailesi vardı. Henüz iki yaşındayken daha sonraki gerilla yaşamında kendisine büyük bir dert olan astım hastalığına yakalandı. İlkokulu Alta Gracia'da, ortaokul ve liseyi de Cordoba'da tamamladı. Lise yıllarında Marksist düşüncelerle tanıştı. Guevara ailesi 1944'de Buenos Aires'e taşındı. Che burada tıp fakültesine kaydoldu. Aynı zamanda bir çok işte çalışıp ailesine katkıda bulunuyordu.

1951'de tıp öğrenimine ara vererek, bir arkadaşıyla birlikte Latin Amerika kıtasını daha yakından tanımak için motosikletle yolculuğa çıktı. Gördüğü yerlerdeki insanların ezilmişliği, sömürü ve zulüm altındaki yaşayışları O'nu çok etkiledi. Düzene karşı savaş düşüncesi artık yavaş yavaş Che'nin beynine yerleşmektedir. Bir yıldan fazla bir süre dolaştıktan sonra Buenos Aires'e geri döndü. Aynı yıl üniversiteyi bitirdi. Daha sonra bir arkadaşıyla birlikte Arbenz hükümetine destek olmak için Guatemala'ya gitti ve burada evlendi. 1954'te Arbenz hükümetinin ABD destekli bir darbeyle düşmesiyle birlikte Meksika'ya gitti. 1956'da Meksika'da Fidel Castro'yla tanıştı ve Küba devrimine katılmaya karar verdi.

1956'nın Aralık ayında Che, Fidel ve 83 arkadaşıyla birlikte Küba'ya gitti ve Sierra'larda gerilla savaşı başladı. Gerilla birliği içerisinde gerek politik, gerek askeri yetkinliğiyle öne çıktı ve önemli sorumluluklar üstlendi. Küba devriminin başarıya ulaşması için sonsuz emek verdi.


Aralık 1958'de Che'nin komutanlığını yaptığı gerilla birliği Las Villas'a yürüdü. Burada Batista ordusunu yenerek Santa Clara'ya gitti. 2 Ocak 1959'da gerilla birliklerinin Havana'ya girmesiyle devrim zaferle sonuçlandı.

Devrimden kısa bir süre sonra Küba vatandaşlığına kabul edildi. Devrimden sonra da dış siyasetten, ekonomiye, maliyeden, sanayi bakanlığına çeşitli üst düzey görevlerde bulundu. Avrupa, Asya, Afrika ülkelerini kapsayan bir gezi yaparak onlardan maddi-manevi destek aldı. ABD emperyalizminin Küba'ya uygulamaya çalıştığı ambargoyu etkisizleştirdi.

1965 yılına kadar Küba'daki görevlerini sürdürdü. ‘65'in Eylül'ünde Küba'daki tüm görevlerinden ve Küba vatandaşlığından ayrıldığını bildirdi. Vietnam, Kongo, Latin Amerika ülkelerinin çeşitli yerlerini dolaştı.

1966'da Bolivya'ya gitti. Ancak buradaki gerilla faaliyetleri uzun sürmedi.Che,bir köyde halka açık bir konuşma yaptıktan sonra,köy muhtarının birliği

ihbar etmesiyle 8 Ekim 1967'de El Yuro'da yüzlerce asker tarafından çevrildi.

Bacaklarından yaralanan Che tutsak düştü. Higueras köyünün okuluna götürüldü ve

sorguya çekildi. Hiçbir soruya cevap vermedi. Ve 9 Ekim'de Bolivya Cumhurbaşkanı'nın emriyle katledildi.Che’nin cesedi ismi belirtilmeden gömüldü)

Santa Clara Devrim Meydanına giderken önce Müze Trene gidiyoruz. Devriminin en önemli zaferlerinin savaşın bitimine üç gün kala Santa Clara’da yaşandığını, 28 Aralık 1958 tarihinde modern Amerikan silahlarını taşıyan trenin Santiago Cuba’ya gitmek üzere seyrederken Che Guevara ve 300 gerillanın bu treni Santa Clara’da ele geçirdiğini, trende bulunan 2900 Batista askerinin esir alındığını, bu olaydan 3 gün sonra da Batista döneminin bittiğini öğreniyorum. Bu tren şu an Müze. Bu Tren Müzede dört vagon, ele geçirilen silahlar,iş aletleri sergileniyor. Devrim Meydanındayız. Meydanda Che Guevara’nın anıt mezarı ve Che Guevera’nın muhteşem bronz heykeli bulunuyor. Gruptan bir arkadaşım hacı oldum diyor.

Geniş devrim meydanında Che’nin Mozalesi,Che’nin Fidel Castro’ya yazdığı ve taş sütun üzerinde sergilenmekte olan son mektup var.Devrim Tarihi Müzesi ve Che ile birlikte hayatını kaybeden gerillaların anısına düzenlenen salonu geziyoruz.Fotoğraf çekmek ve konuşmak yasak.Devrim Tarihi Müzesinde hatıra eşya satış mağazası var. Müzede fotoğraflar,silahlar ve savaş sırasında kullanılan eşyalar sergileniyor.

Anıt Mezar’ın duvarlarının aydınlatması loş. Burada Che Guevara ile birlikte Bolivya’da ölen 38 gerillanın yüz kabartmaları konulmuş.Anıt mezarın içinde Che ve arkadaşlarının defnedildikleri günden itibaren 24 saat yanan meşale bulunuyor.

Che’nin mektuplarının son cümlesinde yazdığı gibi kendisini devrimci duygularımızla selamlıyoruz.

Santa Clara şehir merkezine doğru yola çıkıyoruz. Che’nin Anıt Mezarı hepimizi etkilemiş olmalı ki otobüsümüzde suskunluk hakim.Merkezde duruyoruz.Karnımız aç.Hafif bir şeyler atıştırıyoruz.

Sürekli paylaştım ya Küba seyahatimiz ve hikayemiz uzun. O nedenle sizlerle paylaşacak daha çok güzel anılarım var. Şimdi hedefimizde Varedero var.Varedero Küba’nın tatil merkezi. Deniz,kumsal harika.Bir sonraki yazımda Varedero’yu paylaşacağım.

26 Nisan 2012 Perşembe

II.BOLUM- FİDEL CASTRO ÖLMEDEN ÖNCE GÖRÜLMESİ GEREKEN EN GÜZEL ÜLKE...

(BÖLÜM II- CIENFUEGOS)

Sabah erkenden otelimizden ayrılarak Küba’nın sanayi şehri Kübalı Devrimci Camilo Cienfuegos Gorriarán’ın adının verildiği şehre doğru gidiyoruz. Yolculuğumuz çok neşeli ve bol kahkahalar içerisinde devam ediyor. Minik molalarımızda süper manzaraları fotoğraflama şansı buluyoruz. Yolumuz üzerinde harika bir koyda duruyoruz. Hep beraber denize giriyoruz. Harika bir gün devam ediyor. Ne iyi etmişiz de gelmişiz Küba'ya. Deniz harika ve balıklarla birlikte yüzüyoruz.

Öğlen saatlerinde eskiden Yelken Kulübü olarak kullanılan bir Restoranta geliyoruz. Deniz kenarında  yemek çok keyifli geçiyor. Havana’dan 250 kilometre sonra pastel renkli binalar,kiremit renkli kubbe şeklinde çatılı devlet daireleriyle dolu olan bir meydanda yolculuğumuz sona eriyor. Burası Cienfuegos’un merkezi.

Cienfuegos’a geldik. Küba'nın en büyük meydanlarından biri olan Parque Jose Marti’ye doğru yürüyoruz.Tüm evlerin pencerelerinde demir parmaklıklar görüyorum. Bu demir parmaklıkların hırsızlara karşı değil kasırgaya karşı yapıldığını öğreniyorum. Yürürken bakkal benzeri yerler gözüme çarpıyor. Buralar Küba halkının temel ihtiyaç malzemelerinin devlet tarafından karne karşılığı ücretsiz verildiği bakkal benzeri dükkanlar. İçeriye giriyorum.İlk gözüme çarpanlar çocukluğumdan hafızamda kalan terazi, yumurta ve un çuvalları.

Hemen bir bilgi aktarayım. Küba’lılar ayda 15-20 USD arası para kazanıyorlar. Şimdi “Nasıl yani? Nasıl geçiniyorlar peki?” diyen sizlerin sorularınızı duyar gibiyim. Bende ilk öğrendiğimde aynı soruları sordum. Mucizeyi açıklayayım hemen. Küba’lılar ev kirası ödemiyorlar. Temel ihtiyaç malzemelerin tamamı karne karşılığı bedelsiz veriliyor. Sağlık ve eğitim ücretsiz. Benzin Venezüella’dan. Geriye ne kalıyor?

Küba ekonomisiyle ilgili olarak ilginizi çekeceğine inandığım bazı açıklamaları da yapmak isterim. Sovyetler Birliği 1991 yılında çöktüğünde Küba’da korkunç sıkıntılar, yokluklar devri başladı. Soğuk savaş zamanında Küba şeker üretiminin hemen hemen tümünü komünist blok ülkelerine satar ve karşılığında gereken gıdasının üçte ikisini, petrolünü,makine ve yedek parça ihtiyacının %80’ini bu ülkelerden sağlardı. “Küba’nın Özel Dönemi” diye bilinen bu dönem Çin,İran ve Venezüella’dan gelen yeni yatırımlarla aşıldı.

Fidel Castro'nun 1 Mayıs 2006 tarihinde Devrim Alanında 1 milyon Küba’lıya seslenirken halkına özveri ve sabır isteyen geçmişteki konuşmaları yerine ekonominin bütün sektörlerinde ilerleme kaydedildiği şeklinde açıklama yapması ve “ABD ambargosuna teşekkür borçluyuz çünkü bizi sıkıntılara karşı çıkmaya ve onları yenmeye zorladı” diye seslenmesi çok önemli bir dönemeç noktasıdır Küba için. Zira Küba sıkıntılarından kurtulmuştu. 2006 yılından itibaren hızlı  şekilde farklı bir Küba oluşmaya başladı. Sanırım 5 seneye kadar Küba daha da değişecek. Size tavsiyem Küba'yı mutlaka görmenizdir. Ama mutlaka ve mutlaka Fidel Castro ölmeden önce görün.

Cienfuegos Venezuella’nın petrol tesisleriyle dolu. Küba ve Venezuella burada kalkınma planı başlatmışlar. İki ülke bölgeyi Karayiplerin ve Latin Amerika’nın bir numaralı sanayi kenti yapmak üzere anlaşmışlar. Venezuella lideri Chavez Küba’ya çok önem veriyor. Bölgede günde 65 bin varil işleyecek tesis için çalışmalar sürüyor.
Yürümeye devam ederken önünden geçtiğimiz her evin önünde sallanan ahşap koltuk olduğunu fark ediyorum. Önünden geçtiğimiz evlerin kapıları sonuna kadar açık. Evlerin içerisine utanarak başımı sokuyorum. Gelen tepkiler sevecen ve davetkar. Rahatlıyorum ve evlerin içerisini daha rahat bir şekilde inceliyorum. Evlerin içerisinde ahşaptan eşyalar var. Yol boyu tüm koltukları dolu olan kuaförler ilgimi çekiyor. Kaldırımlarda yerde oturarak bir şeyler satmaya çalışan Küba’lılar var.

Küba adasının en büyük meydanlarından biri olan “Parque Jose Marti” meydanına ulaşıyoruz.Parkın etrafında devlet daireleri, katedral ve konser salonu var. Parkın kenarında park etmiş eski Amerikan arabaları gözüme çarpıyor.Şehir 2005 yılında UNESCO tarafından Dünya Kültür Mirası Listesine dahil edilerek koruma altına alınmış. Bunun sebebinin İspanyol aydınlanma uygulamasına ait en iyi örneklerin bu kentte olması olduğunu öğreniyorum.Tomas Terry Tiyatrosu, Ferrer Sarayı (Palacio Ferrer), Valle Sarayını (El Palacio de Valle) geziyoruz. 

Cienfuegos’da 1 gece kalacağız. Yağmur başlıyor. Otele gidiyoruz. Otelimiz Jagua Hotel deniz kenarında. Ama denize girmemiz mümkün değil.  Elbette ki yağmur havuza girmememiz için engel değil. Hemen havuza giriyoruz. Karayiplerde bir adada bardaktan boşanırcasına yağan yağmur altında 10 kişi havuz keyfi yapıyoruz.

Yağmur öylesine şiddetini arttırıyor ki bir süre sonra çıkmak zorunda kalıyoruz. Kısa bir dinlenme sonrası otelin hemen karşısında bir başka otel keşfediyorum (Keşfediyorum diyorum zira yağmur öylesine şiddetli ki karşıyı görmek mümkün değil). Otelin hemen yanındaki restoran ilgimizi çekiyor. Tek müşteri bizleriz. Önce, Küba’lı 2 dansçının gösterilerini seyrederek. Sonra dans ederek geceyi tamamlıyoruz.

Sabah erkenden yola çıkacağız. Yolumuzda ilk önce Trinidad var. Yarın yine keşiflerle dolu çok özel bir gün olacak. Daha önce de paylaştım ya Küba seyahatimiz ve hikayemiz uzun. O nedenle sizlerle paylaşacak çok güzel anılarım var. Zamanın 1950'li yıllarda durduğu Trinidad paylaşımım da buluşmak üzere.

13 Nisan 2012 Cuma

FİDEL CASTRO ÖLMEDEN ÖNCE GÖRÜLMESİ GEREKEN EN GÜZEL ÜLKE...


(BÖLÜM I- HAVANA)


2011 yılının Şubat ayına kadar görmek istediğim ülkelerin birinci sırasında yer alan Küba’ya 2011 yılında iki kez gitme fırsatım oldu.Şubat ayında gerçekleştirdiğim ilk seyahat sonrasında anlattıklarımdan etkilenen başta sevgili eşim Aslıhan olmak üzere sevgili arkadaşlarım Hilal,Öznur,Nermin ile Harika ve Cevdet (Meraklısına Not: Muhteşem 7 li olarak anılan grubumuzla her sene Ramazan veya Kurban Bayramında seyahat ediyoruz. Muhteşem 7'li Bayram Seyahatlerinin temelini oluşturuyor.Seyahatlerde sayımız genellikle 20 oluyor.Beraber keşifler yapıyor ve güzellikler yaşıyoruz. Sürekli genişleyen grubumuzla Sri Lanka,Mısır,Küba,Budapeşte-Viyana-Prag,Benelux ülkelerine gittik.2012 yılında ise Fas’a gidiyoruz.(2013 yılı planımızda Brezilya-Arjantin var)başladılar baskıya“Abidin Bizi Küba’ya Götür”diye.Seyahat öncesi planlama çok önemlidir.Özellikle bayramlarda uçak fiyatlarının yüksekliği nedeniyle seyahat bütçesi oldukça fazlalaşır.Ancak iyi bir planlama ile maliyetleri düşürmek mümkündür.Turumuza Sri Lanka seyahatimize de katılan sevgili arkadaşlarımız Perihan ve Selva ile, Hasan Pekmezci Gezi Grubunun vazgeçilmez üyesi sevgili dostumuz Refa ve arkadaşı Melahat,Ankaralı Gezginler Grubundan arkadaşım İlhan Ağabeyim ve sevgili arkadaşlarımız Selmin,Berrin ve Ayşegül’de dahil oldu.Bu şekilde birbirini tanıyan 15 kişi 26 Ağustos günü Küba’ya doğru yola çıktık.Uçuşumuzu Air France ile gerçekleştirdik ve ilk olarak AF 2391 sefer sayılı uçağıyla saat 09.00’da Paris’e hareket edip yerel saatle 11.40’da Paris’e vardıktan sonra AF 3534 sefer sayılı uçağıyla saat 13.50’de Havana’ya doğru yola çıktık.Yolculuğumuz oldukça uzundu.Paris’e 3,5 saatte uçtuktan sonra yaklaşık 10 saat daha yolumuz vardı.Air France Havana uçuşlarında İberia ile adeta tekel olması nedeniyle bu parkurun uçak fiyatları çok yüksektir.


Ayrıca, uçaklara koltuk aralarını daraltmak suretiyle koltuk ilave ettiklerinden yani uçaklardaki koltuk sayıları fazla olduğundan seyahatler oldukça keyifsizdir.Sevgili Aslıhan ve Berrin beni orta koltuğa oturtunca çenemin de düşük olduğu bir güne denk gelmeleri nedeniyle güle güle,kahkahalar atarak ve hiç uyumadan nefis bir yolculuk sonucunda saat 17.40 da Havana’ya geldik.Uçağımızın José Martí International Airport’a inişiyle de hepimiz için unutulmaz anılara tanıklık edecek seyahatimiz başladı.



Küba bizden vize istiyor(Yeşil pasaporta vize gerekmiyor). Ancak bu vize sizi korkutmasın. 2 fotoğraf ile Küba Büyükelçiliğine veya vize vermeye yetkili seyahat acentasına başvuruyorsunuz.Vize pasaporta yapıştırılmayan, iki parçalı,kupona benzeyen bir form.Vizenin yarısı ülkeye girişte alınıyor.Diğer yarısı sizde kalıyor ve çıkışta pasaport polisi bu kalan kısmı sizden alıyor. Küba’ya girişte ve çıkışta de Kuzey Kore ve İran’da olduğu gibi pasaportunuza giriş/çıkış damgası vurulmuyor.Bunun sebebinin "Amerikan vatandaşlarının kendi ülkelerine giriş çıkışlarında sorun yaşamaması için” olduğunu öğreniyorum.Ülkeden çıkarken 25 CUC’luk çıkış vergisi ödemek gerekiyor. Küba’da iki para birimi var. Bir tanesi turistlerin kullandığı CUC (Cuban Convertible Pesos). Diğeri ise halkın kullandığı ulusal para CUP(Küba Pesosu).

Pasaport kontrolü sonrası valizlerimizi alarak bizi bekleyen otobüsümüzle Havana’nın en ünlü ve güzel
oteli “Hotel Nacional de Cuba” ya geliyoruz. Otelimiz Küba'nın tek ulusal yapısı olma özelliğine sahip ve açıldığı 1930 yılından itibaren aralarında Winston Churchill, Frank Sinatra, Ava Gardner, Steven Spielberg, Uma Thurman ve daha nicesinin bulunduğu bir çok ünlü bu otelde kalmış.

Otelimizin barı La Terraza'dan nefis Malecon sahili manzarasına hakim oluyorsunuz (Eski Havana ile Vedado'yu birbirine bağlayan Malecon sahilinde Karayip denizine bakan enfes bir manzara vardır). Otel lobisinde bulunan İspanyol esintili mozaikler, deri koltuklar ve gösterişli şamdanlar oldukça etkileyici. Otelde beklerken Mojito (Türkçe’de mohito olarak okunur) ikram ediyorlar. Mohito rom,şeker ( geleneksel olarak şeker kamışı suyu), misket limonu, karbonatlı su ve naneden oluşan geleneksel bir Küba kokteyli ve oldukça lezzetli. Odalarımıza yerleşir yerleşmez hemen aşağıya inerek Malecon sahilindeki kalabalığa karışıyoruz.

Sahile kurulmuş bir sahnede müzik yapılıyor. Ortalık karnaval alanı gibi. Küba’lılar müziğin sihirli ritmine kendilerini kaptırmışlar. Dans ediyorlar. Hepimiz çok mutluyuz. Bir süre daha kalıp otele dönüyoruz. Kolay değil yaklaşık 1 gündür uykusuzum ve uzun bir yoldan geldik. Saat farkı da var. Odaya çıkıyoruz. Ancak uzun süre müziğin gürültüsünden uyuyamıyorum. Her zaman olduğu gibi beraberimde getirdiğim kitapları okumaya başlıyorum. Uykuya dalana kadar da okuyorum.




Okuduğum kitaplardan;

Küba’nın Karayipler’in en kalabalık ülkesi olduğunu, Kristof Kolomb'un birinci yolculuğunda keşfederek (Ekim 1492) İspanyol toprağı ilan ettiği Küba'da ilk kalıcı yerleşimin 1511 yılında kurulduğunu,sömürgecilerin baskı ve sömürüsü, salgın hastalıklar, açlık ve göçlerin yerli nüfusunu 5 bine kadar düşürdüğünü,18.yy'a girilirken bölgede sağlanan barış ve düzenle birlikte sömürge nüfusunun 50 bine ulaştığını, İspanya'dan düzenli gemi seferlerinin başlamasının Havana'nın ticari ve stratejik önemini artırdığını,












Hayvancılığın, tütün ve şekerkamışı üretiminin artırılması ve işgücü için Afrika'dan çok sayıda köle getirilmesinin adada köklü bir değişim yarattığını,1865'te köle ticaretinin sona ermesiyle ortaya çıkan işgücü açığını kapatmak için adaya sözleşmeli işçi olarak Meksika yerlileri ve Çin’lilerin getirilmeye başlandığını,

19. yy'ın sonlarından itibaren İspanya'nın şeker üretimi ve ihracatı için gerekli işgücü, sermaye, makine, teknik beceri, ve pazarları sağlamada yetersiz kalmasının Küba'yla olan siyasi ve iktisadi bağlarının giderek zayıflamasına yol açtığını, bu ortamda A.B.Dli işadamlarının şeker üretiminde ve ticaretinde güç kazanmaya başladıklarını, İspanyolların adada gelişen özerklik talebine ödün vermemesi ve vergileri daha da artırmasının On Yıl Savaşı'nın (1868 - 1878) başlamasına neden olduğunu, sonunda İspanya’nın Zanjon Sözleşmesiyle (1878) siyasal ve ekonomik reformlar yapmaya söz verdiğini, adada sağlanan barış ortamının ekonomik bunalımın derinleşmesi yüzünden uzun süreli olamadığını,















1895 yılında sürgündeki Küba’lı şair ve gazeteci Jose Marti'nin sürgündeki siyasi örgütleri bir araya getirmesiyle gerilla taktiklerine dayanan bir bağımsızlık savaşının başladığını, buna karşı İspanya’nın adaya 200 bin asker çıkardığını, savaş ortamının adadaki şeker üretimini durma noktasına getirmesi üzerine ada ekonomisinde etkin durumda olan A.B.D’nin Havana limanında demirli Maine Gemisi'nin batırılmasını bahane ederek İspanya'ya savaş açtığını,İspanya'nın İspanyol - Amerikan Savaşı (1898) sonunda yenilmesinin ardından imzalanan Paris Antlaşması çerçevesinde öngörülen Küba'nın bağımsızlığının 1 Ocak 1899'da A.B.D işgali altında yürürlüğe girdiğini,


























Küba Devleti'nin siyasal ve ekonomik çerçevesini belirleyici önlemler alan Amerika Birleşik Devletleri’nin Küba'nın iç ve dış ilişkilerinde söz sahibi olma ve Guantanamo Koyu'nda bir deniz üssü kurma hakkını aldıktan sonra birliklerini adadan çektiğini (1901),



















İkinci Amerika Birleşik Devletleri müdahalesinden (1909) sonra seçimleri kazanan liberallerin adayı Jose Miguel Gomez döneminde rüşvet, yolsuzluk ve sosyal adaletsizliğin arttığını, özellikle Afrika kökenli Küba’lıların siyasal haklar ve daha iyi iş olanakları için giriştiği eylemlerin sert biçimde bastırıldığını,

Gomez'le birlikte örtülü bir diktatörlüğe dönüşen Cumhurbaşkanlığının çoğu kez hileli seçimler ve askeri baskı yoluyla ele geçirilen bir makam durumuna geldiğini, 1933 yılında Amerika Birleşik Devletleri'nin desteğiyle Gerardo Machado'yu deviren Fulgencio Batista’nın en ünlü diktatör olarak uzun yıllar Küba yönetimine damgasını vurduğunu,

Batista zamanında tarım ve hayvacılığın yanı sıra turizm ve kumarhane işletmeciliğinin de önemli bir gelir kaynağı haline geldiğini, buna karşı işsizlik oranın yükselerek nüfusun büyük çoğunluğunun yoksulluk içinde kaldığını ve ekonominin giderek daha da dışa bağlandığını, bu durumun da Batista yönetimine karşı etkin bir muhalefetin doğmasına yol açtığını,














1950'li yıllarda komünist bir gruba liderlik eden Fidel Castro’nun Moncada Kışlası'na düzenlediği başarısız bir baskından (1953) dolayı bir süre hapis yattığını, daha sonra Meksika'ya giden Castro’nun 1955 yılında 26 Temmuz Hareketini başlattığını, Arjantinli devrimci Che Guevara'nın da yer aldığı örgütün Aralık 1956'da Küba'da başlattığı gerilla hareketinin zamanla öteki gruplardan da destek alarak Batista'ya bağlı birliklere önemli darbeler indirdiğini, 1 Ocak 1959'da diktatör Fulgencio Batista'nın Küba'yı terk etmesinin ardından Fidel Castro'ya bağlı bin kişilik bir kuvvetin Havana'ya girmesiyle yeni bir yönetimin başladığını,


İktidara geldikten sonra köklü toprak reformu gibi adımlarla geniş bir kesimin desteğini kazanan Fidel Castro’nun ittifak kurduğu Küba Sosyalist Halk Partisi ile birlikte yönetime ağırlığını koyduğunu, toprak kamulaştırmalarından zarar gören Amerika Birleşik Devletleri şirketlerinin baskısıyla Amerika Birleşik Devletleri yönetiminin uygulamaya başladığı iktisadi ambargo ve bunu izleyen Domuzlar Körfezi Çıkarmasının Castro'nun SSCB ile yakın bir ilişkiye girerek sosyalist bir çizgiye yönelmesini hızlandırdığını,








Ertesi yıl Küba'ya yerleştirilen Sovyet füzeleri yüzünden patlak veren Ekim Füzeleri Bunalımı'nda Sovyet lideri Nikita Kruşçev'in geri adım atmasının Küba'nın SSCB ile olan ilişkilerini bir ölçüde bozduğunu, 1960’larda Amerika Birleşik Devletlerinin baskısı yüzünden artan askeri harcamaların ekonomide sarsıntıya yol açtığını, aynı dönemde Küba’nın Latin Amerika'daki devrimci hareketlere verdiği destekten dolayı diplomatik yalnızlığa itildiğini,



























1970'lerde ekonomide başlayan düzelme ile birlikte parti ve devletin istikrarlı bir yapıya kavuşturulduğunu, bu arada Castro'nun yönetimdeki etkinliğini de pekiştirdiğini,

1979-1982 yılları arasında Bağlantısızlar Hareketinin dönem başkanlığını yürüten Küba'nın SSCB ile olan ilişkileri doğrultusunda Angola ve Etiyopya'ya asker göndermesinin bağlantısız bir ülke olan Afganistan'ın SSCB tarafından işgal edilmesine tepkisiz kalmasının Üçüncü Dünya'da bazı tepkilerle karşılaşmasına yol açtığını,

1980'de Küba’lı rejim muhaliflerine Amerika Birleşik Devletleri'ne gitme izninin verilmesinden sonra göç eden 120 bin Küba’lı arasında adi suçluların ve akıl hastalarının bulunmasının ve Amerika Birleşik Devletleri'nin Grenada'ya müdahalesinin iki ülke arasındaki ilişkileri daha da gerginleştirdiğini, 1990'da Doğu Bloku'nu saran değişim dalgasının siyasi olarak Küba'yı etkilemediğini,


Soğuk Savaş sonrasında kesilen Sovyet yardımı yüzünden iktisadi bir açmaza sürüklenen Küba’nın turizm yatırımlarına yöneldiğini ve kısıtlı da olsa özel yatırımlara izin verildiğini, bu dönemde Amerika Birleşik Devletleri ile olan ilişkilerde kısıtlı bir iyileşme görüldüğünü, 1990'ların sonlarından itibaren Çin Halk Cumhuriyeti ve Avrupa Birliği'ne yakınlaşan Küba’nın Latin Amerika'da da (özellikle Venezuela ve Bolivya) yeni müttefikler bulduğunu, 31 Temmuz 2006'da Fidel Castro’nun Başkanlık görevlerini kardeşi Raul Castro'ya devrettiğini ve 19 Aralık 2007'de koltuğunu bıraktığını öğreniyorum ve kitabı okurken uykuya dalıyorum.

Sabah erkenden kalkıyoruz. Kahvaltı muhteşem. Kahvaltıdan sonra şehir turumuza başlıyoruz. Turumuza Havana Üniversitesi, Devrim Meydanı, Malecon Sahil Şeridi, Christopher Columbus Necropolis, Büyük Havana Tiyatrosu, El Prado Caddesi, Başkanlık Sarayı’nın bulunduğu modern şehirden başlıyoruz.















İlk olarak Havana Üniversitesine gidiyoruz. Vedado bölgesinde bulunan üniversitenin 1728 yılında kurulduğunu ve ülkenin ilk kurulan üniversitesi olduğu gibi Amerika kıtasında kurulan ilk üniversitelerden biri olduğunu öğreniyoruz. 15 Fakültesi olan üniversitenin 6.000 öğrencisi bulunduğu sevgili rehberimiz Tulga OZAN tarafından bize ifade ediliyor.

Havana Üniversitesinden sonraki durağımız Devrim Meydanı. Devrim Meydanın İspanyolca adı Plaza de la Revolución. Bu meydanın dünyanın en geniş meydanlarından biri olup 72 bin m² bir alanı kapladığını, Fidel Castro ve diğer pek çok politikacının halka sesleniş konuşmalarını burada gerçekleştirdiğini öğreniyoruz. Bu meydanda Bakanlık ve diğer resmi dairelerin binaları bulunuyor. Ayrıca meydanda 109 m uzunluğundaki José Martí Anıtı ve İçişleri Bakanlığı’nın duvarında demir Che Guevara silüeti bulunuyor. Bol bol fotoğraf çekiyoruz.













Christopher Columbus Necropolis yani Havana Mezarlığı Devrim Meydanından sonraki durağımız. Dünyaca ünlü bu mezarlıktaki heykeller oldukça etkileyici. Uzaktan görsek bile etkilenmememiz imkansız. Capitolio’dan kuzeye doğru ilerliyoruz. Gran Teatro de La Habana yani Büyük Havana Tiyatrosu karşımızda. Belçikalı mimar Paul Belau tarafından dizayn edilen ve 1837 yılında inşa edilen binanın dış cephesi çok etkileyici. Ön cephede heykeltıraş Giuseppe Moretti’ye ait dört adet heykel bulunuyor.














Karnımız acıktı ama programın aksamaması için ilk olarak El Prado Caddesini ve Başkanlık Sarayını görmemiz gerekiyor.Orijinal adı Capitolio’ya ulaştığımızda hepimiz şaşırıyoruz. Burası A.B.D’ nin Washington D.C şehrindeki Kongre Binası’na çok benzeyen bir yapı.1959 yılına kadar hükümetin yönetim merkezi olarak kullanılmış, 92 m yüksekliğinde olduğundan şehrin birçok noktasından rahatlıkla görülebiliyor. Diğer bir önemli özelliği ise dünyanın kapalı bir alanda bulunan en büyük üçüncü heykelini içinde barındırıyor olmasıymış.

Neoklasik tarzdaki devasa yapının içerisinde kubbenin altında yer alan 25 karatlık bir elmas replikası, tavan işlemeleriyle dikkat çeken koridor Salon de los Pasos Peridos ve altın kaplamalı La Estatua de la República (Özgürlük Heykeli) ni görüyoruz . Küba Bilim Akademisince kullanılan binadan çıkarak öğlen yemeğini yiyeceğimiz restoranımıza gidiyoruz.


















Yemeğimizi İspanyol mimarisinin etkileyici örneklerine sahip UNESCO'nun Sit alanları listesinde yer alan eski şehirdeki bir restoranda alıyoruz. Kapıda müzik eşliğinde ve Küba'nın Chan Chan ve Hasta Siempre ile beraber en meşhur şarkısı Jose Marti'nin yazdığı romantik bir şarkıyla karşılanıyoruz. Şarkı hepinizin bildiği ve dudaklarından dökülmeyen “Guantanamera” . Şarkının adının anlamı ise Guantanamolu Kadın . Yemekte Küba mutfağını tanıma fırsatını buluyoruz. Yemek sonrası Havana’nın eski şehrinin keşfine başlıyoruz.

Capitanes Generales Müzesi, Katedral Meydanı, Arms Meydanı, Morro Kalesi, Ernest Heminghway'in gittiği barlar sokağı (Calle Obispo), San Fransisco De Asis Meydanı, Handicrafts Sarayı, Villanueva Sarayı, Rom Müzesini göreceğiz.














Havana’da 2. günümüz ve elbette yollarda giden veya yol kenarına park etmiş eski Amerikan arabaları ile Rus Lada’larının hepimizi etkiliyor. Sokaklarda elinde puroları ile köşe başlarında sohbet eden ihtiyarlara rastlıyoruz. Şehrin merkezi
sayılan eski şehir(La Habana Vieja) aynı zamanda tarihi en eskiye dayanan yerleşim yeri. 1519 yılında İspanyollar tarafından Havana Körfezi’nde kurulan bu yer sık sık korsan saldırılarına uğramış ve bu nedenle de etrafı kaleler ve surlarla çevrilmiş. La Habana Vieja 1982 yılında UNESCO Dünya Mirasları Listesine alınmış. Ünlü Amerikalı yazar Ernest Hemingway La Habana Vieja’da oturmuş ve burasının hayranıymış.
Yürüyerek Plaza de la Catedral’e geliyoruz. 18. yüzyılda barok tarzında inşa edilen ve şehir Başpiskoposunun merkez katedrali olan yapının kuleleri asimetrik. Katedralin bu özelliklere sahip olan tek barok yapı olarak bilindiğini duyuyorum.Ayrıca,Kristof Kolomb’un bedeninin bir süre kaşife adanmış olan bu ibadet merkezinde saklandığı söyleniyor. Buradan Ernest Hemingway’in hemen her gün gittiği La Bodeguita del Medio’ya da gidiyoruz. Sıradan bir bar olmasına karşın Ernest Hemingway nedeniyle yer bulmamız mümkün değil.

Katedralden Havana Körfezine doğru ilerliyoruz ve 500 yıldır Havana halkının buluşma noktası olan Plaza de Armas’a (Armas Meydanı) geliyoruz. Meydanda Küba bağımsızlık mücadelesinde payı bulunan milli kahraman Carlos Manuel de Céspedes’in de bir heykeli var.


Havana’nın tarihi ve kültürel dokusuna daha yakından tanıklık etmek için Calle Obispo’da yürümeye başlıyoruz. Yol boyunca, eski Havana evleri ile barok ve neoklasik tarzda binalar bizleri etkiliyor.

El Floridita’da akşam yemeği için rezervasyon yaptırıyoruz. Burası Hemingway’in ikinci adresi. 1920’li yıllarda inşa edilen Hotel Ambos Mundos da Calle Obispo’ya geliyoruz. Otelin içerisine giriyoruz. Hemingway bu oteli “yazı yazmak için güzel bir yer” olarak tanımlamış ve iki yıl kaldığı 511 numaralı odada Çanlar Kimin İçin Çalıyor kitabının bir bölümünü yazmış. Otelde Hemingway’in özel eşyalarını barındıran odayı ziyaret ediyoruz.


Çıkışta istikametimiz Küba barok sanatının örneklerinden Calle Obrapía. Burada üzerinde yer alan sarı renkteki Casa de la Obra Pia’yı görüyoruz. Burasının tam karşısında ise Casa de África’yı görüyoruz.


Yürürken birden kendimizi renkli binaların ortasında buluyoruz. Burası Havana’nın en eski meydanlarından biri olan Plaza Vieja. Meydanın tam ortasında 18. yüzyıldan kalma mermer bir çeşme var. Yorgunuz ama tütün fabrikasına da gitmemiz gerekiyor. Havana’nın en ünlü tütün fabrikası olan Partagás’a geliyoruz. Burada 1800’lü yıllardan beri kaliteli puro üretimi yapıldığını öğreniyoruz ve puro üretiminin tüm aşamalarına yakından tanıklık ediyoruz.













Otobüse biniyoruz. Capitolio’nun önünden geçerek Prado Bulvarından geçiyoruz. Prado Bulvarında Mudéjar (İspanya Arap kültürlerinin bir karışımı) mimarisinden esintiler taşıyan 1908 tarihli Hotel Sevilla ve Havana’nın ünlü evlendirme şapeli Palacio de los Matrimonios’i görüyoruz. Bu Meydanda Küba’nın en büyük müzesi olan Museo de la Revolución (Devrim Müzesi) yer alıyor. Müzede, 1950’lerdeki devrim ve savaş yılları ile Küba’nın İspanya’ya karşı verdiği bağımsızlık mücadelesine dair birçok eseri bulmak mümkün. Buradaki eserlerden en ilgi çekici olan bana göre Che Guevara’nın gerçek boyutlardaki balmumu heykeliydi. Müzenin hemen arkasında ise Fidel Castro ve arkadaşlarını Meksika’dan Küba’ya taşıyan Granma yatı bulunuyor.

“Devrimci Kemal Atatürk, bizim esin kaynağımız oldu. 1919'da Anadolu'dan emperyalistleri atmak için, Bandırma gemisiyle Samsun'a çıktı. Büyük bir zafer kazandı. Biz de tam 40 yıl sonra, ülkemizden faşistleri kovmak için Granma gemisiyle Havana'ya çıktık. Biz de zaferle kucaklaştık.” Bu sözler Fidel Castro’ya ait. Yine “Ben de devrim gerçekleştirdim. Ama Atatürk'ün yaptıklarını yapamazdım. Türkler sağdan sola doğru yazarken Harf Devrimi ile tam tersi yönde yazmaya başladı. Kıyafet Devrimi ve Medeni Kanun'la kadınlara getirilen statü çok önemliydi. Ona ve devrimlerine hayranım. Kendinize başka bir önder aramayın.” sözleri de Fidel’e ait. Kendi heykelinin dikilmesini yasaklayan Fidel Castro Atatürk’ün büstünü Havana’ya koydurmuş. Şimdi hep birlikte Atatürk büstünün bulunduğu yere doğru gidiyoruz. Küba’da tek siyasi bir kişiliğin heykeli olduğunu ve bu kişinin de Atatürk olduğunu öğreniyoruz. Sevgili dostum, ağabeyim Heykeltıraş Metin Yurdanur tarafından yapılan Atatürk büstünün önünde duruyoruz. Heykel Puerto Caddesinde. Küba’nın ulusal kahramanı Jose Marti’nin Ankara’da Çankaya parkında açılan heykelinin ardından, Atatürk’ün büstünün dikildiğini ve Ankara’daki heykelinde Metin Yurdanur tarafından yapıldığını duyuyorum. Hepimizin göğsü kabarıyor.
Akşam yemeği için El Floridita’ya gidiyoruz.Harika manzara eşliğinde, bol sohbetli ve kahkahalı soframız gece geç saatlere kadar sürüyor.Dönüşte otelimizin harika bahçesinde müzik dinleyip Mohito’larımızı yudumluyoruz.



Yarın Havana’da son günümüz ve Vinales&Pınar Del Rio turuna katılacağız.Sabah kahvaltısından sonra Küba’nın Dünya Koruma Mirası listesinde bulunan Vinales Vadisine doğru yola çıkıyoruz. Yol boyu tütün ekili tarlaları görüyoruz.




Pınar del Rio esasen Küba'nın tarım merkezi. Halkın çoğunluğu tütün ve şekerkamışı tarımı ile uğraşıyor. S.S.C.B’nin çöküşü yüzünden etkilenen şekerkamışı ticareti yüzünden özellikle Pınar del Rio'dan büyükşehirlere(özellikle Havana'ya) göç olduğundan Pınar del Rio nüfusu çok fazla azalmış. Pınar del Rio'daki Vinales Vadisinin 200 milyonluk bir geçmişe sahip olduğunu öğrenince çok şaşırıyorum. Otobüste yolculuğumuz sürerken yağmur başlıyor. Bir süre sonra otobüsün sileceklerinin hızı yetişemez oluyor yağmurun süratine. Verandalı tahta evleriyle ve kapıları önünde iki adet tahtadan yapılmış sallanan sandalyeleriyle ünlü Vinales’e geliyoruz. 1492 yılında Cristof Colomb’un burayı gördüğü zaman “İnsan gözünün görebileceği en güzel yer” dediği vadinin bir kenarında yer alan dik ve sarp bir kaya üzerinde bulunan Brezilyalı ressam Diego Riviera’nın öğrencisi Leovigildo Gonzales tarafından yapılmış 120 metre yükseklik ve 180 metre genişliğinde Mural de la Prehistoria isimli evrim teorisini anlatan resmi görüyoruz. Etkilenmemek mümkün değil.

Vadinin muhteşem doğasını ve mağaralarını sandala binerek görmek istiyoruz. La Cueva del Indio mağarasını gezmek için sandallara biniyoruz. Haystack Hillock dağlarının içinden geçerek heyecanlı bir deneyim yaşıyoruz. Tur sonrası ormanın içerisinde yemek yiyerek Havana’ya dönüyoruz. Yol boyu küçük kasabalarda fotoğraf molası veriyoruz. Akşam yine otelden çıkarak sahil boyu yürüyoruz. Bu şekilde halkın yaşamına daha yakından tanıklık etme fırsatımız oluyor. Her evin kapısı ve penceresi açık. Kapının önünde sallanan tahta sandalyeler var. Tüm aile fertleri dışarıda sohbet ediyorlar. Sabahleyin Havana’dan ayrılarak Cienfuegos’a gideceğiz.

Küba seyahatimiz ve hikayemiz uzun. O nedenle sizlerle paylaşacak çok güzel anılarım var. Cienfuegos’u bir sonraki yazımda paylaşacağım.