13 Ocak 2014 Pazartesi

YERYÜZÜNÜN EN GENÇ ÜLKESİ KOSOVA…

Balkanların ve dünyanın en yeni ülkesi olarak 17 Şubat 2008 tarihinde bağımsızlığını ilan eden Kosova, 1999 yılında Sırp saldırıları nedeniyle Birleşmiş Milletler kontrolüne girip bağımsızlığının ilanına kadar Birleşmiş Milletler korumasında yaşayan bir ülkedir.

Antik dönemde, Dardania olarak anılan Kosova’nın bulunduğu bölge, İlkçağdan itibaren istilalara uğramış, jeopolitik açıdan ticaret yollarının birleştiği merkez bölgelerden birisi olmuştur. Roma İmparatorluğu’nun ikiye ayrılmasından sonra, Doğu Roma İmparatorluğu’na bağlanan Kosova Orta Çağ’da Alanlar, Hunlar, Vizigotlar, Bulgarlar, Avarlar, Slavlar gibi çeşitli kavimler tarafından istila edilmiştir.

Kosova bölgesinde, 13. yüzyılda Sırplarla Arnavutlar arasında önemli mücadeleler yaşanırken, Osmanlıların Kosova’ya ilk taarruzu 1388’de, I. Murat’ın emriyle gerçekleştirilmiş,  I. Murat’ın şehit düştüğü 1389 Kosova Savaşı’nda, Sırp Kralı Lazar’ın öncülüğünde Osmanlı’ya karşı oluşturulan müttefik kuvvetler  yenilmiş ve bu şekilde Osmanlı Balkanlara kalıcı olarak yerleşmeye başlamıştır. Bu olayın en önemli sonuçlarından birisi de Sırp Krallığı’nın Osmanlı İmparatorluğu egemenliğine girmesidir.

Fetret devrinde (1402-1413) bir süre Osmanlı nüfuzundan çıkan Kosova, 1439 Semendire’nin zaptıyla tekrar Osmanlı hakimiyetine girmiştir. Sırplarla yapılan İkinci Kosova Savaşıyla (1448), Osmanlı hâkimiyeti güçlenirken, Fatih Sultan Mehmet’in seferleriyle Kosova’nın tamamı Osmanlı egemenliğine girmiştir (1455).

17. yüzyılın başında kuzeyde Bosna, güneyde Rumeli eyaletinin sınırları içerisinde yer alan, 1683 Viyana Bozgunuyla, 1690’a kadar  Avusturya’nın elinde kalan Kosova bölgesi, 18. yüzyılın sonu ve 19. yüzyılın başlarında İşkodra Valisi Mahmut Paşa’nın girişimleri neticesi,  Osmanlı Devletinin merkezi otoritesinin kontrolünden çıkma sürecine girmiştir.

Tanzimat ve Islahat fermanlarında, idarî açıdan  bir takım yeni haklar tanınan Kosova, 93 Harbinden önce merkezi Sofya olmak üzere, Niş ve Priştine yöresini içine alan Kosova Vilayeti şekline dönüştürülmüştür. Savaş sonrası vilayet merkezi Priştine olurken, Ayastefanos ve bu antlaşmayı düzenleyen Berlin Antlaşması ile Osmanlı egemenliği ciddi şekilde yara almıştır. Kosova Vilayeti, Balkan Savaşlarından sonra, Londra Antlaşması  (30 Mayıs 1913) ile Sırbistan’a bırakılırken, burada nüfusun çoğunluğunu, Üsküp Sancağının güneydoğu yönünde Müslüman Türkler ve Bulgarlar, Yenipazar tarafında Arnavut ve Boşnaklar, Taşlıca Sancağı’nda tamamen Boşnaklar, Pirizren, İpek ve Priştine ile Üsküp Sancağı’nın kuzey ve batı taraflarında ise Arnavutlar oluşturuyordu.

I. Dünya Savaşından sonra Krallık Yugoslavya’sı kurulurken, 1919-41 yılları arasında çok sayıda Müslüman,  bölgeden göç ettirilmiş, buraya Ortodoks Sırp, Katolik Hırvat ve Slovenler getirilmiştir. 1938’de Yugoslavya Krallığı ile yapılan anlaşma gereğince, 1944 yılına kadar, Türkler ve Arnavutlar başta olmak üzere, diğer Müslüman nüfus Türkiye’ye göç ettirilmiştir. 1941’de Faşist İtalya ile işbirliği içinde olan Arnavutluk’un kontrolüne giren Kosova’nın bir kısmı, Hitler Almanya’sı tarafından işgal edilmiş ve Sırplara teslim edilmiştir.

1945’te Kosova, Yugoslavya tarafından Sırbistan Cumhuriyeti içinde özerk bölge olarak tanınırken, anlaşmalar çerçevesinde ya da bir kısmı baskıdan kaçarak, 1953-67 yılları arasında 400 bin civarı Kosovalı Müslüman Anadolu’ya gelmiştir.  1968 Priştine Kosova Öğrenci Gençlik Birliği Hareketi’nin girişimiyle, Yugoslavya sınırları içinde kalmak şartıyla Kosova Cumhuriyetinin ilanı talebinde bulunulmuştur. Sırpların baskısına maruz kalan bu hareket, girişimlerinin ilk meyvesini, 1974’te almış ve Kosova kendi anayasasına kavuşmuştur.

Kosova’da, 1989’a kadar karışıklıklar yaşanmıştır. 1980’de Tito’nun ölümünden sonra Sırbistan Cumhuriyeti iktidarı, Sırp milliyetçileri, Slobodan Miloseviç önderliğinde, “Büyük Sırbistan İdeali” ile Kosova’da büyük baskı ve zulümler gerçekleştirmişlerdir. 1989’da Kosova’nın özerkliği kaldırılırken, ülke 1990’da Sırbistan tarafından işgal edilmiştir. Kosova Meclisi, 7 Eylül 1990’da Kosova Cumhuriyeti Anayasa’sını ilan etmiştir.

15 Ocak 1999’daki Sırp katliamından sonra Avrupa Birliği ekseninde yapılan görüşmelerden olumlu sonuç alınamamış ve Sırplar Kosova’da tam bir katliam yapmışlardır.

24 Mart 1999’da NATO’nun askeri harekâtı sonucunda Sırplarla 10 Haziran 1999’da yapılan Kumanova Antlaşması ve Birleşmiş Milletlerin kararı doğrultusunda; Kosova’nın sivil idaresi Birleşmiş Milletler ve Avrupa Güvenliği ve İşbirliği Teşkilatına (AGİT), askeri idare ise NATO’nun kuruluşu KFOR’a bırakılmıştır.
2008’de bağımsızlığını kazanan Kosova Cumhuriyetini ilk olarak Kosta Rika, ikinci olarak ABD ve daha sonra ise Türkiye Cumhuriyeti, Arnavutluk, İngiltere ve Afganistan tanımıştır. Bu bağımsızlığı tanımayacağını ilan eden ülkeler ise Yunanistan, Güney Kıbrıs Cumhuriyeti, Sırbistan ve Rusya'dır. Bu ülkelere göre burası hâlen Sırbistan´a bağlı özerk bir bölgedir.

Peki, Kosova’nın önemi nereden kaynaklanmaktadır? Esasında Balkan topraklarının tamamı tarih boyunca tüm medeniyetlerin ilgi odağıdır. Avrupa’daki emperyalist devletler Asya, Akdeniz ve Afrika’nın, zenginliklerine ulaşabilmek ve güvenliklerini garanti altında tutmak için Balkanlarda kanlı savaşlara neden olmuşlardır. Zira Balkanlar’da hâkimiyet sağlamak demek Akdeniz, Kuzey Afrika, Kızıl Deniz ve Hint Okyanusundan geçen ticaret yolları üzerindeki hâkimiyetin tamamlayıcısı olmak demektir. Bölge tarih öncesinde de insanlığın geçiş yolları üzerinde olması nedeniyle büyük öneme sahipti. Roma, Büyük İskender, Bizans gibi büyük imparatorlukların pek çoğunun çıkış yeri ve dünya hâkimiyetlerini sağlamadaki en önemli noktası Balkanlardır.

Kosova coğrafi konumu nedeniyle Balkanların en merkezi noktasını teşkil etmektedir. Tarihte bu noktaya hâkim olan medeniyet Asya ile Avrupa arasındaki bağlantı noktasını kontrol edebilmiştir.

Kosovalı Türk gazeteci Şerafettin Ömer 1991 yılında Priştine’de basılan Tan Gazetesi’nde şöyle yazmıştır. “Havasından mıdır suyundan mıdır pek bilinmez, buranın insanlarının inat sürdürmede üzerine yoktur alimallah. Büyük bir olasılıkla dik kafalılığı hiç kimseye kaptırmayız. Politika yapması gereken birinci adamlarımızda bu huy sıkça görülmektedir. Bu güzelim ülkenin Arap saçına dönüştürülmesinde ve burada yaşayan ulus ile azınlıkların nerde ise birbirlerine girmesinde inat denilen faktörün aslan payı vardır.”

Halkının yarısından fazlası yoksulluk sınırının altında yaşadığı ve Avrupa’nın en yoksul ülkesi olan Kosova hakkındaki bu genel bilgilerden sonra biraz da ülkenin gezilecek, görülecek yerlerinden bahsedelim.

Kosova ve çevresinde nereye giderseniz gidin bozulmamış bir doğa görürsünüz.  Buna karşın özellikle kentlerde savaşın yıkımı dolayısıyla kültürel mirasın büyük bir kısmı yok olmuş durumdadır. Kosova’nın en tarihi kenti olan Prizen’de, Osmanlı etkisini çok fazla olarak görmek mümkündür. Bistrica Nehri kıyısında dolaşmanın ve tarihi Bistrica Köprüsü’nü seyretmenin keyfine doyum olmaz. Köprünün hemen yakınında bulunan ve Balkanlar’ın en yüksek minareli camisi olan Sinan Paşa Camii’ni gezmenizi ve yanında bulunan Şadırvan Meydanında çay, kahve molası vermenizi öneriyorum.

Şadırvan Meydanı’ndan kolayca görüp ulaşabileceğiniz Eski Kale kalıntıları fotoğraf makineniz için güzel kareler oluşturacaktır. Osmanlı Hamamı ve Lzeviska Katedrali’ni de mutlaka görmelisiniz.

Kosova’nın başkenti Piriştina savaş sırasında büyük bir yıkım yaşamasına karşın Fatih Sultan Mehmet adına 1460 yılında yapılan cami, 1470 yılından kalan Lap Camii, 1834 yapımı Yaşar Paşa Camii ve Büyük Hamam halen ayakta kalmayı başarmıştır. Bu yapılar Osmanlı mimarisinin kentte görülebilecek en önemli örneklerdir. Gracanica Manastırı da kentin önemli bir Hıristiyan yapısıdır. Germia Park’ta oturmanın ve etrafı gözlemlemenin keyfi bir başkadır.

Piriştina yakınlarındaki Gora köyleri Balkan atmosferini en iyi yaşayacağınız yerlerdir. Bu köylerin dar sokakları, evleri ve yeşilliği her gezginin görmesi gereken yerlerler. Buralarda at ile dolaşmanın keyfine de doyum olmadığını bilmenizi isterim.

Kosova’da farklı isimlerle köfte ve börek çeşitlerini bulabilirsiniz. Esasında Balkanlardaki en lezzetli köfte ve böreği burada yiyebilirsiniz. Arnavut mutfağından bir tür börek olan Fliya’yı tatmanızı öneririm. Kosova’ya özgü şerbetli hamur tatlısı olan Sut Pite’yi denemeden sofradan kalkmamalısınız. Yemekten sonra istemeseniz de kahve gelecektir.Kosova’da Osmanlı döneminden kalma 359 vakıf eseri bulunduğu ifade edilmektedir. Bu eserlerin 215’i cami ve mescit, 15’i medrese, 26’sı mektep, 24’ü tekke, 42’si han, 9’u hamam, 11’i köprü, 9’u türbe, 2’si imaret, 1’i kale, 1’ i çeşme ve 4’ü saat kulesidir. Sırplar tarafından yıkılmış ya da zarar görmüş bu eserlerin bir kısmı TİKA tarafından restore edilmiş ve bir kısmı da edilmeye devam etmektedir.

THY ve Pegasus’un ucuz uçuşları ile gidebileceğiniz ve her gezginin görmesi gereken ülkelerden biri olan Kosova’da otel fiyatlarının da oldukça uygun olduğunu belirterek yazımızı noktalayalım. 

27 Aralık 2013 Cuma

HAYATI ERTELEMEYİNİZ...

Gençliğinde hayatı erteleyip yaşlanınca “neden geç kaldım” telaşına kapılmak ortak bir zaafımızdır. Bu durumun genlerle bile ilişkisi olabilir. Bu “tarihsel-evrimsel hata,” yalnızca “hayatı ertelemek” veya “güzel şeyleri ıskalamak” ile kalsa iyi. Çoğumuzun bu zaafına, “hayata sınırlar koymak” da dahildir.

Çok şükür ki “hayatı sorgulamak” gibi iyi bir yanımız var. Horatius’un bir şiirinde geçen “carpe diem” öğüdü de bu sorgulamanın ürünü. “Günü yakala, zamanın tadını çıkar, gününü gün et” gibi bir anlamı var. Kısacası “ertelemek” sık kullandığımız bir sığınma, yok sayma ya da kendini iyi hissetme tarzı, bu konuda dikkatli olmakta fayda var.

Bu hatayı yapıyorsanız makul ölçülerde kalmaya çalışın. Bunu “hayatınızın yanlışı” haline getirip “hoş ve güzel zaman”ları ıskalamayın. Yoksa siz hiç farkına varmadan hayat monotonlaşır. Anlamını yitirip sizden uzaklaşır, kıvamını ve ayarını kaybeder. Bu “kıvam-ayar bozukluğu” zamanla size de yansır. Ve işte o zaman işiniz zordur. Anlam veremediğiniz birtakım sancılar, sıkıntılar, bunaltılar yaşamaya başlarsınız. Sonrası gelsin uyku kaçmaları, bel-sırt ağrıları, gitsin el-ayak uyuşmaları, yorgunluk, bitkinlik, çarpıntı atakları.

Bu türden yanlışları son zamanlarda ben de yapmaya başlamıştım ki New York Times’ta John Tierney’in yazdığı makale (Minik kutularda makalenin bazı bölümlerini okuyabilirsiniz) aklımı başıma getirdi. John Tierney makalesinde, “Anı yaşayın, hayatı ertelemeyin, keyfi, coşkuyu sakın ıskalamayın” diyordu. Hem de bilimsel bazı bulgulara, haklı gözlemlere dayanarak.

John Tierney’in makalesinde canımı fena halde sıkan, yüreğimi bunaltıp başımı ağrıtan bir bölüm var. O bölümü size mutlaka aktarmalıyım: “Pazarlama profesörleri Suzanne B. Shu ve Ayelet Gneezy’nin yaptığı bir araştırmaya göre Chicago, Dallas ve Londra’ya taşınan insanlar bu şehirlerde geçirdikleri ilk yılda, iki haftalık geziler için bu kentlere gelen turistlerden daha az sayıda yere gidiyor.” Bu satırları okuyunca, “Amerikalı hocalar beni mi anlatıyor” diye düşündüm. Nedeni şu: Ankara’dan İstanbul’a geleli beş yıl oldu. Hâlâ Topkapı ve Yerebatan Sarayı’nı veya Ayasofya ve Sultanahmet Camilerini gezebilmiş değilim. Daha sonra vaktim olur, nasıl olsa bol bol dolaşırım deyip Fener’e, Balat’a gidemedim. Rejans’ta oturup bir şeyler içme, bir pazar sabahı eşim Mihriban’la Belgrat ormanlarında yürüme hevesim hâlâ içimde saklı, ileride(!) bir gün gerçekleştirilmek üzere…

Dr. Shu’ya göre insanlar –bazen farkına bile varmadan- herhangi bir amaca aşırı şekilde odaklanabiliyor, başka her şeyi gözden kaçırabiliyor. Ve maalesef “en büyük tehlikenin kullanamadıkları hediye çekleri veya seyahat millerinin süresinin geçmesi ihtimali” olduğunu bilmiyor.

Sizi bilmem ama ben son zamanlarda tam da Tierney’in yazdığı yanlışları yaptığımdan eminim. Son yıllarda, “Hayatı erteleme ve zamanı ıskalama” konusunda neredeyse ustalık mertebesine yükseldim. Önerim şu: Geliriniz, eğitiminiz, hayata bakışınız, değer yargılarınız ne olursa olsun, nerede, nasıl ne şekilde yaşarsanız yaşayın, hayatın içinde size iyi gelecek yüzlerce güzellik, binlerce hoşluk ve kucak dolusu keyif var, iyilik var, dostluk var. Hayatınıza yeni değerler katmayı, halinizden memnun olmayı, mevcutla yetinip şükretmeyi, “küçük de güzeldir” diyebilmeyi, “az çoktur”u içinize sindirebilmeyi, inançla zenginleşmeyi lütfen ihmal etmeyin. Kendiniz için küçük hoşluklar, sürprizler yaratmayı, çevrenizdekileri iyi duygular içinde bırakmayı ertelemeyin. “Yarını boş verin” demiyorum ama “anı yaşamayı” sakın ihmal etmeyin. Ben öyle yapacağım, haberiniz olsun.

Sevgili okur, yeni yıl yeni bir başlangıç yapmanın zamanıdır. Eğer böyle bir niyetiniz varsa bugün hemen, şimdi harekete geçin ve haftaya “anı yaşamayı öğrenmem lazım” diyerek başlayın. Bundan sonra her anın, her dostun, her doğru ve yanlışın, her dokunuşun, nefesin, lokmanın, adınızı her duymanın, yeni ve güzel bir şeyin farkına varmanın tadını çıkarmakta kararlı olun. Şimdiye kadar nasıl da fark edemediğinize şaşırıp “Allah kahretsin” diye kızmanın, yaşadığınız şehrin, az ya da çok kazandığınız paranın, hayata attığınız –iyi veya kötü- her türden imzanın ve sizin olan, adına hayat denen sonsuzlukla birleşip size ulaşan somut, soyut her şeyin keyfini sürmeye bakın. Çünkü “iyi hayat”ın en büyük düşmanı anı yaşamayı bırakıp “geleceği aramak,” neticede de erteleme hastalığına tutulmaktır. Hemen harekete geçin bol bol seyahat edin. Dünyayı keşfedin. 

Küçük ve kısa bir yol haritası

Eğer 2014 yılını değişim yılı ilan etmeye karar verdiyseniz kendinize bir iyilik daha yapın. “İnceldiği yerden kopsun” demeyi bir yana bırakın, dörtdörtlük bir “yaşam değişikliği programı” hazırlayın. Bu programın dört ayağı olsun: Doğru beslenme, düzenli aktivite, iyi uyku ve stres yönetimi ve seyahat. Beslenme konusunu abartıp zorlaştırmayın. Gözlemlerimiz, halkımızın gelen olarak fazlaca yağ-tuz-şeker tükettiğini gösteriyor. Özellikle, ekmekle çok fazla beyaz un, meşrubatlarla, çayla çok fazla şeker tüketiyoruz. Ben sadece bu üç beyazı (un, şeker, tuz) ve yağı azaltmakla bile önemli bir mesafe alabileceğinizi garanti ederim. Yağ seçiminde dikkatli davranın. İlk tercihiniz zeytinyağı olsun. Aktivite konusunu da fazla büyütmeyin. Daha çok yürüyün, merdiven tırmanın, fırsat buldukça eşinizle, arkadaşlarınızla dolaşın. Ama bunu her gün değilse bile hafta üç-dört kez yapmaya çalışın. Uykunuzu hiçbir sabotajcıya kurban etmeyin. Erken yatın erken kalkın. Uyku sorununuz varsa nedenlerini araştırın ve çözün. Stres yönetimine gelince, bence işin en zor ve problemli noktalarından biri hatta birincisi budur. Çünkü stres tepkisine yol açan uyaranlar ve dozları her gün biraz daha artıyor. Bunun için stresten kurtulma stratejileri öğrenin ve kendinize uyarlayın. Bu konuda pek çok örnek bulabilirsiniz. Biraz okuyup araştırmanız yetecektir. Anlatmak istediğim şu: Bu dört basit değişimi hayata geçirdikçe sadece daha sağlıklı olup daha az hastalanmakla kalmayacak hayatın size daha çok keyif verdiğinin farkına varacaksınız. Dünyayı keşfetmek ve sağlığınız yerinizdeyken gezmek çok önem vereceğiniz bir konu olmalıdır.

John Tierney’ye kulak vermenin tam zamanı “Anı yaşamanın bir yolu da kendinize ‘süre sınırlaması’ koymaktır. Kendinizi şımartacağınız özel bir zamanı beklemektense, fırsatı siz yaratın. ‘Sideaway’ adlı filmde 1961 ürünü bir şişe ‘Cheval Blanc’ şarabını neredeyse bozulacak kadar uzun bir süre saklayan Miles’a verilen tavsiyeyi anımsayın. Miles şarabı açmak için özel bir an beklediğini söyleyince arkadaşı Maya şöyle der: “1961 ürünü bir cheval blancı açtığın gün özel bir gündür.”

*“Gal Zauberman ve John G. Lynch’in ‘kaynak boşluğu’ diye adlandırdığı şeyi doğru dürüst hesaplayamayız. Davranışsal ekonomistler ‘gelecekte ne kadar ek para ve zamanlar olacağı’ sorulduğunda, insanların ‘paranın az’ olacağını söyleyerek gerçekçi bir tahmin yaptıkları halde mucizevî biçimde ‘boş zamanlarının çok olacağını’ umduklarını keşfetti. Bu yüzden önümüzdeki yıla dair bir taahhüde girme –örneğin bir konuşma yapmaya söz verme- ihtimaliniz daha fazladır. Oysa aynı işi önümüzdeki ay yapmamız istenseydi reddederdik. Hayali bir –iyi- geleceğe kafayı takıp hazzı ertelemeye bir kez başlayınca bu yerleşik bir davranış haline geliyor. Sakladığınız değerli şarabı açmayı erteledikçe şişeyi açacağınız anın çok daha önemli olmasını istiyorsunuz.” (New York Times)

Osman Müftüoğlu

Bu güzel yazıdan sonra bende diyorum ki; lütfen hayatınızı ertelemeyin ve Abidin Lutfi Demir'le Dünyayı keşfedin.

GERÇEK GEZGİNLER

Aşağıdaki yazı da internetten alınmış olup yazarı bilinmemektedir. Bu nedenle de adını belirtemiyorum. Yazanın ellerine sağlık diyerek aşağıda yazıyı sunuyorum.

Kimi insanlar vardır işleri gerekçesi ile dünyayı dolaşırlar, kimileri dünyanın dört bir yanında konferanslara katılırlar,bazıları aile ziyaretleri için seyahat edenler ve bazı kişilerde tatil için seyahat ederler fakat bunların hiçbiri gerçek anlamda seyahat sayılmaz. Yola çıkmak için yola çıkmaktır, evden ayrılmaktır seyahat ,gezgin olmak bambaşkadır.

Bir gezinin gerçekleşmesi için, bir araya gelmesi gereken dört faktör vardır. Para, zaman, sağlık,ve istek… “İstek” bence en önemlisi! Sağlığı yerinde iken yola düşmeli insan. Çok fazla paraya da ihtiyacı yok aslında. Yola çıkan herkes bir şekilde geri döner. 

Hayallerinizi biran önce gerçekleştirin,ertelemeyin. Hayatın kendisi zaten bir yolculuk değil mi ?
Gezgin, kendi serüveninin kahramanıdır ,bilgi taşıyıcıdır ,Gezgin doğayı sever,barışcıldır.

Gezgin bulunduğu ortamı tanımak ister. Gezgin farklı dillerden,dinlerden geleneklerden,şarkılardan,danslardan,ritüellerden,sokak oyunlarından ve mektup kültüründen zevk alır.Gezgin , kertenkele gibi güneşe karşı yatmaktan,içki masasında sarhoşları dinlemekten,lüks bir lokantada uzun uzun yemek yemekten hoşlanmaz. Gezgin kentlerin arka sokaklarında dolaşır.Gezgin gerekirse peynir ekmek yer ,parkta yatar,otostop bile yapar.

Gezgin bakar,görür,anlar,öğrenir,öğretir ve yolların çağrısına uyar.Mütavazidir ,gittiği ülkelerin kokusunu,kültürünü,insanlarını,değerlerini kendisine katmayı bilir. Gezgin ,dertlerinden ve monoton bir hayatın getirdiği tüm sıkıntılardan uzaktır. Gezgin serüveni sever ,birbirine benzeyen ruhsuz beton binalardan,birbirine bitişik sıvasız evlerden hoşlanmaz.

Gezgin ,insanların birbirine yakın olduğu ‘mahalle kültürü’nü sever. Gezi sırasında gazete okumaz ,televizyon seyretmez ,apayrı bir “gezi dünyasına” dalar. Gezgin oteldeki oda numaralarını hep karıştırır ,sürekli pabuç eskitir ,kopya kültüründen hoşlanmaz,renkli kültüre sahip çıkar. Gezgin yola çıkmak için her fırsatı değerlendirir. İyi bir yürüyüşçüdür.Gezgin çünki bir kenti anlamanın ve yaşamanın en iyi yolunun yürümekten geçtiğinin bilincindedir.İnsan farkı ancak yürürken anlar.Ayakları sızlayana kadar dolaşır,yorgunluktan bazen bir otobüsün köşesinde,bazen bir motorun kuytusunda uyuklasa bile… 

Gezgin, pahalı giysiler yerine ,yöreye özgün hatıra eşyaları satın almayı tercih eder. Gezgin lüks bir otelin havuz başında oturmak yerine ,kentin kenar mahallelerinde dolaşmayı yeğler. Çünki bir kentin ya da bir ülkenin sosyo-ekonomik yapısı, lüks otellerin havuz başında görülmez.

Bir “dünya vatandaşı”dır gezgin. Tüm dünya insanlarına ,uygarlıklarına ve kültürlerine ,hiçbir ayrım yapmadan ,ön yargısız yaklaşır. İnsanlarına ırk,din,dil,cinsiyet ve milliyet kalıplarının dışımda “insan” olarak bakmayı bilir. Kendi kültüründen olmayan insanların geleneklerini ,kültürlerini , dünyalarını anlamaya çalışır. Gezgin için yabancı ülke yoktur, gittiği yerlerde yabancı olan kendisidir .

GEZMEK BİR YAŞAM BİÇİMİDİR...

Aşağıda okuyacağınız yazı internetten alıntıdır. Yazarını bulamadığım için isim zikredemiyorum. Yazanın eline ve yüreğine sağlık diyerek yazıyı sunuyorum. 

Yeni yerler ,yeni insanlar görüp tanımak insanın ufkunu genişletir, yaşamını renklendirir. Gezmek ,bilgi ve görgü artırmak ve gözlem yapmak demektir.Geziler yaşama açılan pencerelerdir. İnsan gezdikçe ülkesini ,dünyasını daha iyi kavrar ve dünya sanki küçülür. Gezmek,görmek ve yazmak,bilgi ve görgüyü de içinde barındırır.Gezgin kaşiftir biryerde. Korumasızlık ,korku ve heyecan geziyi dahada zevkli yapar. Seyahat bir çeşit “ibadettir” ve insanı olgunlaştırır. Bazen programsız ve süprizlerle dolu olmasıda ayrı bir zevktir. Geziler bazen uzun ve sıkıcı olabilir ,zorluklar çıkabilir ,hastalıklar ve daha akla gelmeyen birsürü olumsuzluklar yaşanabilir.Ama geriye dönünce ,tüm bunlar sadece birer hoş anı olur.

Gezmek kişinin vizyonunu ,hoşgörüsünü ,üretkenliğini artıran bir okul gibidir.Gezen kişi ,kendisini,yaşamı,dünyayı,diğerlerinden daha detaylı kavrar.Bu sayede kendi çizgisini çok daha belirgin ve tutarlı çizer.Yaşamın içine karışmış küçük detayları ve bu detaylarda saklanan mutluluğu yakalar.

Bu da gezgini daha mutlu,çevresine karşı sevgi dolu ,kendisiyle ve çevresiyle barışık ,kendine güvenen daha başarılı ve üretken yapar.Unutmayın , güzellikler hep uzaktadır ve ayrıca her ülkede keşfedilmek ister.Zanzibarın dar sokaklarında kaybolmak ,Alaska’nın muhteşem doğası ile Himalayaların muazzam boyutlarına hayran olmak ,Hindistan'da bir otelin tavanındaki böcekler ile beraber uyumak Kamboçya'da,Afrika'da bambaşka kültürlerden gelen yerli halklarla iletişim kurmak bir gezgin için unutulmaz tecrübelerdir.Aslında gezginler birer barış köprüsüdürler.

Bu duyguları yaşayan sıradan bir insan bile bir daha asla eskisi gibi olamaz. Çünki artık çok renkli ve zengin bir dünyanın kapılarını aralamışlardır. Bundan sonra hep daha fazlasını görmek ve öğrenmek ister. Bu tecrübeler hem kişiliği geliştirir hem de kişinin dünya üzerindeki konumunun anlamasına yardımcı olur.

Gezen kişi, yaşadığı ilginç ve sıra dışı tecrübeler sayesinde, kendini topluma ve bütün dünyaya karşı sorumlu hisseder. Gezgin gezdiği yerleri nasıl hatırlayacak? Hem sonra gezdiğini nasıl ispatlayacak? eh birazcıkta hava atacak tabii, bunların hepsi fotoğraflarla olacak, gezgin gittiği her yerde her an fotoğraf çekimine hazırlıklı olmalıdır, hiçbir anı kaçırmamalıdır. Gezmek, geniş bir vizyon sağlar, hayatı tanıma sürecidir.Yurtdışında her şey “öteki” olur.

• Gezmek, öğrenmek, dinlenmek, yaşama katlanmak ve dünyayı içimize sığdırmaktır.

• Gezmek, yalnız kalmak ve kendini bulmaktır.

• Gezmek, başlaması kolay ama bitirmesi zor bir aşktır.

• Gezmek bir arayıştır, zenginliktir, dünyayı anlama isteğidir.

• Gezmek harita kullanma zevkidir, pasaport eksiltmektir, kendi içimize doğru bir yolculuktur.

• Gezmek, kaybolmak ve yepyeni bir coğrafyada tekrar uyanmaktır.

• Gezmek, geçmişi sevmek ve eski kültüre sahip çıkmakır. 

Bir şairin de dediği gibi, gezgin insan flörte benzer. Her zaman gittiği yeri sever fakat daima ayrılmak zorundadır.

(İnternetten alıntıdır)


25 Haziran 2013 Salı

“KIVRIMLI SU” MOSKOVA…

Rusya Federasyonunun başkenti olan Moskova’nın sözcük anlamının “Kıvrımlı Su” olduğunu biliyor muydunuz? Moskova sözcüğü iki sözcükten oluşmaktadır. Mosk ve Va. Bu iki sözcükte Rusça’ya Fince’den alınmıştır ve “Mosk” kıvrımlı, “Va” ise su demektir.

Moskova denilince ilk akla gelen hem Çarlık Rusya'sının hem de S.S.C.B'nin toplumsal ve siyasi tarihinde büyük önemi olan Kızıl Meydan'dayız.Rusça'da "Kızıl" ın karşılığı olan "krasyana" sözcüğü eskiden "güzel" anlamına gelirdi. Bu nedenle de bu Meydan eskiden "Güzel Meydan" anlamındaydı.

(Meraklısına Not:15.yüzyılda Kremlin'in duvarları tamamlandıktan hemen sonra yapılan Kızıl Meydan, tarih boyunca idamlara, gösterilere, geçit törenlerine ve mitinglere sahne olmuştur. Eskiden, kentin merkezindeki en büyük pazar alanı olan meydan, Moskova'yı Rusya'nın belli başlı kentlerine bağlayan yolların kavşağıydı. Meydan, değişik zamanlarda konutlar, kiliseler, bir halk tiyatrosu ve bir basımevi yer almış. Moskova'nın ilk halk kütüphanesi ile üniversitesi de burada kurulmuştur.XVI. yüzyıl'da meydan, Kurtarıcı ve Svyatoy Nikolay kapılarıönünde, üzerinde köprüler kurulan bir hendekle Kremlin'den ayrılıyordu. Meydanın güneyinde, bir demir parmaklıkla çevrili taştan bir tribün (Lobnoye Mesto) yükseliyor, çarın ukazları buradan ilan ediliyor ve ölüm cezaları burada yerine getiriliyordu. Meydanı Kremlin'den ayıran hendek 1812'de kapatılmıştır.

1930'da Kızıl Meydan'ın taşları yenilendi ve 1818'de Minin ve Pojarski için meydanın ortasına dikilmiş olan anıt, geçit törenlerini ve gösterileri engellememesi için Vasili Blajenni Katedrali'nin önüne taşındı.Sovyetler Birliği döneminde her yıl 1 Mayıs ve 7 Kasım'da (Ekim Devrimi) düzenlenen geçit törenleri, Kızıl Meydan'daki en önemli kutlamalardı.

Kremlin ve Kızıl Meydan 1990 yılında 13.yüzyıldan beri Rusya tarihiyle olan güçlü bağları nedeniyle UNESCO Dünya Mirasları Listesine girdi. 2008 yılında, Sovyetler Birliği'nin (SSCB) yıkılışından beri ilk kez, SSCB'nin 2. Dünya Savaşında Nazi Almanya’ sına karşı kazandığı tarihi zaferin yıldönümü olan Zafer Günü törenlerinde ağır askeri araçlar geçit törenlerine katıldı.2010 yılındaki törenlerde Rus ve Bağımsız Devletler Topluluğu (BDT) üyesi ülkelerin yanı sıra ilk defa NATO’dan Amerikan, İngiliz ve Fransız askerleri de Kızıl Meydan’daki kutlamalara katıldı.

Kremlin'in hemen doğusunda, Moskova Nehrinin kuzeyinde yaklaşık 73,000 m²'lik bir alanı kaplar. 1875-81 arasında yapılan Devlet Tarih Müzesi meydanın kuzey ucunda bulunmaktadır. Güney uçta ise, 1554-60 arasında yapılmış Vasili Blajenni Katedrali yer alır. Doğu yakasında, Rusların Riyadıy adıyla adlandırdıkları ticaret galerileri vardı. 1953'te, bu galerilerin yeniden düzenlenmesinden sonra Devlet Satış Mağazaları (GUM) açılmıştır. Lenin'in 1930'da tamamlanan anıtmezarı ise batısında, hemen Kremlin'in duvarı önündedir. Lenin'in anıt mezarının yakınındaki öbür mezarlar da Kremlin duvarı boyunca uzanır).

Yıllarca, 1 Mayıs ve 7 Kasımlarda S.S.C.B’nin büyük törenlerinin yapıldığı Kızıl Meydandayız. Bu Meydanda bulunan ve Stalin tarafından yıkıldıktan sonra 1990 yılında yeniden inşa edilen “Diriliş Kapısı”ve “Küçük Kazan Katedrali”’nin heybeti karşısında şaşkınız. Kızıl Meydan da Pavarotti,Paul Mc Cartney, Plasido Domingo, Postropoviç gibi ünlülerin konser verdiklerini bildiğim için Meydanın her taşına basmak istiyorum.

Meydanın sonuna doğru yürüyorum karşıma muhteşem heybetiyle “Aziz Vasili Katedrali” çıkıyor.Bu Katedralin günde yaklaşık 2500 kişi tarafından ziyaret edildiğini öğreniyorum. Soğana benzeyen ve haçlarının alt kısmında küçük çentik bulunan kilisenin içerisinde sıra yok ve kadınlar içeriye başlarını örterek içeri girebiliyorlar. 8 adet soğan kulesinin uzunlukları birbirinden farklı ve birbirlerinden değişik. En yüksek kubbesinin tepesinin altın kaplamalı olduğu dikkatimi çekiyor.

Kızıl Meydanda yürümeye devam ediyorum. Bu kez Lenin’in Mozolesi önündeyim. 1930 yılında Mimar Aleksandr Sçusev’ in projesine göre kızıl ve siyah renkli ural granitlerinden yapılan alçak bir piramit şeklinde olan ve ölümünden 56 gün sonra mumyalanan Sovyetler Birliğinin kurucusunun mumyasının mumyasının bulunduğu Mozolenin üstünde Rus Devlet Başkanlarının resmi geçitlerde bulundukları kürsü var.

Kızıl Meydan’da gezmeye devam ediyorum. Bu kez “Devlet Satış Mağazaları”nın bulunduğu GUM Mağazasını görüyorum. Burası alışverişseverler için adeta bir Mabet.Gum’un içerisinden arkasındaki caddeye geçiyorum. Kitai Gorod adıyla anılan bölge dar cadde ve yapılardan oluşuyor. Etrafta cafe ve restoranlar bulunuyor. Kızıl Meydan ile Menege Meydanı arasında bulunan Devlet Tarih Müzesine geliyorum. Burası şehrin en eski müzelerinden birisi. Müzede Moskova’nın gelişimini ve tarihinin tüm detaylarını görmek mümkün. Müzede Mamutlardan, günümüze kadar ki dönemlere ait 5,5 milyon obje sergileniyor. Madeni paralar, kostümler, eski araçlar, silahlar ve çeşitli süs eşyalarına hayran kalmamak mümkün değil. Müzeden çıktığınızda S.S.C.B’nde yaşamış halkların geçirdikleri evrim hakkında geniş bilgi sahibi oluyoruz.

Moskova’nın turistik sokağı Arbat’a doğru yola çıkıyoruz. Sokak üzerinde hediyelik eşya tezgâhlarından hediyelik eşyalar alıp karnımızıdoyuruyoruz. Moskova’daki en eski sokaklardan birisinde yürümenin keyfi anlatılmaz elbette. Arbat Sokağının 53 numarası önünde bir Müze dikkatimi çekiyor. Burası Puşkin’in 3 ay yaşadığı bir ev ve şu an Müzeye dönüştürülmüş.Sokak boyunca Sanat Galerileri, hediyelik eşya mağazaları var. Yol boyunca müzik yapanlar ve sokak sanatçılarını görüyorum.

Şimdi sırada dünyaca ünlü Bolşov Tiyatrosu var. Dünyaca ünlü opera ve bale topluluklarını barındıran Bolsov Tiyatrosu binası Rus neoklasisizminin en güzel örneklerinden birisi olarak karşımıza çıkıyor. 8 kolonlu binanın üzerinde Sanat Tanrısı Apollo var. Binadan içeriye girdiğimizde kırmızı kadife kumaşlar ve altın renkli dev avizelere hayran kalıyoruz.

Rus Sanat kolleksiyoncusu Pavel Tretyakov’un 2000 adet seçkin eserinin bulunduğu Tretyakov Galerisini görmemiz gerektiğinden acele ederek meydandan ayrılıyoruz. 11. ve 20. yüzyıl arasında yaşamış dünya çapında ünlü Rus sanat ikonlarının eserlerini ve devrim öncesi zamana ait geleneksel Rus sanat formlarının en muhteşem örneklerini görüyoruz. Grafik, resim ve heykeller karşısında büyüleniyoruz(Meraklısına Not: Moskova’daki en göze çarpan sanat müzelerinden biri özel koleksiyonunun büyük bir kısmını şehre bağışlayan sanatın zengin hamilerinden Pavel Tretyakov tarafından kurulmuştur. Tretyakov Müzesi ülkenin tüm tarihi eserlerine ev sahipliği yapan ve 130.000’in üzerinde eserin sergilendiği bir müze olup ülkenin en önemli sanat mabetlerindendir. Tüccar Tretyakov’un 1892 yılında kendi kolleksiyonu olan 2000’e yakın tablo ve heykeli Moskova şehrine bağıslamış ve bunun sonucunda da müze faaliyete geçmiştir. Lavrusinkiy ve Krymskiy Val olarak 2 ana binadan oluşan müzede, 18. ve 19.yüzyılın ilk yarısına ait ender ikonalara, zamanın mülki amirlerinin portrelerine ve Rus ressamlarının eşsiz tablolarına Lavrusinkiy binasinda rastlayabilirsiniz. Bu binada yarıca 19.yy ikinci yarısına ait büyük bir realizm dönemi koleksiyonu vardır. Krymskiy Val binasında ise 20. yüzyılda Rus ressamları tabloları sanatseverlerin gösterime sunulmuştur. Rus güzel sanatlarının sergilendiği milli müzede Andrey Rublev’in“İkona”sı, “İsa’nın İnsanlara Görünüşü” adlı muazzam yapıt, İlya Repin’in“Korkunç İvan ve Oğlu İvan” adlı tablosu, Surikov’un eserleri, Maleviç, Podçenko, Larionov, Gonçarov vb. sanatçıların avangart tabloları yer almaktadır).

Müze çıkışı yürüyerek Kurtarıcı İsa Katedraline gidiyoruz. 1931 yılında savaş nedeniyle bombalanan ve savaşın ardından yeniden inşa edilmeye başlanan, tamamlanması 2000 yılında biten ve 360 milyon Amerikan Dolar harcanan altın kubbeli Kurtarıcı İsa Katedralinin dünyadanın en uzun Ortodoks kilisesi olduğunu öğreniyorum.

1912 yılında Profesör Ivan Tsvetaev önderliğinde hayırsever milyoner Yuriy Nechaev Maltsov finansörlüğünde, zamanın ünlü mimarı Roman Klein tarafından inşa edilmiş olan Pushkin Müzesindeyim.Puşkin Müzesinin Londra’daki British Müzesi’ne birçok eski heykelin alçıdan kalıplarıyla dünya medeniyetlerinden bir kesit sunması yönüyle birbirine benzediğini öğreniyorum. Müzede tüm önemli Batı dönemi sanatından ünlü ressamlar var. Claude Monet,Paul Cézanne,ve Pablo Picasso’nun eserlerini görüyorum. Bu müzeye Rusya’nın sanat mabedi dersem yanlış söylememiş olurum. Meraklısına Not: Müze 1912 yılında Mimar

R.Klein tarafından tasarlanmış ve Moskova Üniversitesi Profesörlerinden İ.Tsvetaev tarafından açılmıştır. Rus hayırsever Y.Nechanev-Maltsev ve halkın bağışladığı eserler bir araya getirilerek kurulan ve 1937 yılında Şair A.Puşkin’in adı verilen Müzede batı dönemi sanatından ünlü ressamların (Boticelli, Tiepolo, Poussin, Vatto, Bouche, Corot, Monet, Renoir, Cezanne, Van Gogh, Gougin, Mattise ve Picasso’nun) eserleri bulunmaktadır. Müze ayrıca Londra’daki British Müzesi’ne de birçok eski heykelin alçıdan kalıplarıyla dünya medeniyetlerinden bir kesit sunması yönüyle benzer. Puşkin Güzel Sanatlar Müzesi’nde Çanakkale’den Almanya’ya kaçırılmış,savaş ganimeti olarak Rusların eline geçmiş, 1998’de sergilenmeye başlanan Truva Hazinesi de bulunmaktadır).

Şimdi sırada Novodevichy Manastırı ziyareti bulunuyor. Manastırı Biz Türkler “Nazım’ın Mezarı” olarak biliyoruz. Bu Manastırın içinde bulunan ünlü mezarlıkta Nazım Hikmet, Anton Chekhov, Nickolai Gogol, Konstantine Stanislavski, Nikita Khrushchev, Raisa Gorbachev ve Boris Yeltsin gibi ünlü kişilerin mezarlarını görüyorum. Mezarlık adeta bir “Açık Hava Müzesi ” Gelinlikleriyle çok sayıda gelinin Manastır’da dua ettiğine tanıklık ediyoruz. Biraz ileride bir Park fark ediyoruz. Burası Moskova’nın en meşhur parkı Gorki Park.

Tekrar merkeze dönüyorum. 15’nci yüzyıldan bugüne kadar bozulmadan gelen Kremlin’deyim.Alexander Bahçelerinin yanında bulunan ve Kremlin Kulelerinin en yükseği olan “Kutsal Üçleme (Aziz Nikoloas) Kulesi”nden içeriye giriyorum. Kule 80 metre.Surlardan içeri giriyorum. Kalenin kuzeyinde sarı duvarları, yeşil çatıları, beyaz süslemeleri ve güzelce boyanmış yapıları ile dikkati çeken Tophane , kubbeli çatısı ile öne çıkan Senato ve günümüzde Rusya Hükümetinin çalışmalarını yürüttüğü Yüksek Sovyet Prezidyumu var.

Karşıma Kongre Sarayı çıkıyor.(Meraklısına Not: Beyaz mermer ve cam kullanılarak, 1961 yılında yapılan geçmişte Komünist Parti toplantılarının yapıldığı Sarayda 6000 koltuklu Oditoryum bulunmaktadır. Günümüzde burada “Halk Temsilcileri Kongresi”toplanmaktadır. Ayrıca, burası konser salonu ve opera sahnesi olarak da kullanılmaktadır.

Projesini Konstantin Tan’ın çizdiği, 1849 yılında inşa edilen, içerisinde imparator ailesine ait odalarn, muhteşem mobilyalarla döşeli kabul salonlarının, kristal ve porselen ev eşyalarının bulunduğu Kremlin Sarayındayım. Sarayın en önemli salonu olan Georgiyev’de Devlet Başkanı’nın devlet nişanlarını verdiğini ve halen kabullerin yapıldığını öğreniyorum. Senato Binasının karşısında bulunan “Çar Topu”’nu görerek Katedral Meydanına geliyorum. Burası Kremlin’in en eski olan bölümü Rus mimarisinin en önemli yapılarından bir tanesi. 5 gümüş kubbesi bulunan On İki Havari Katedrali ve Patrik Sarayını görüyorum.

Meydanın tam ortasında bulunan Meryem’in Göğe ÇıkışKatedrali boyanmış yarım daire şeklinde çatıları ve 5 altın kubbesiyle karşıma çıkıyor(Meraklısına Not: 1475-1479 yılları arasında Bolonya’lı İtalyan mimar“Aristotele Fioravantito” tarafından yapılmıştır. En ünlü eser İkonostasis üzerinde bulunan ünlü “Vladimir’in Kutsal Bakiresi”dir). Katedralin arkasında tek kubbeli küçük beyaz Emanet Cüppe Kilisesi bulunuyor. Biraz ileride ise 11 altın kubbeli yapı dikkatimizi çekiyor. Burası ziyarete kapalı olan “Terem Sarayı”. Yine ziyarete kapalı olan Fasetalı Sarayını görüyorum. Sarayın fark edilmemesi mümkün değil zira sarayın sol tarafında 9 adet altın kubbeli Meryem’e Müjde Katedrali bulunuyor. Burası Çarların vaftiz ve evlilik törenlerinin yapıldığı bir Katedral ve içerisinde ünlü ressam Andrey Rublyov ile hocası Yunanlı Tehophanes’in yaptığı paha biçilmez ikonların bulunduğu, büyüleyici bir ikonostatis bulunmakta. Çarların Meryem’e Müjde Katedralinde vaftiz edildiklerini, Meryem’in Göğe Çıkışı Katedralinde taç giydiklerini ve öldüklerinde Baş Melek Katedraline gömüldüklerini öğreniyorum. Katedral meydanı üzerinde Büyük İvan Çan Kulesi’ne ulaşıyorum. Bir zamanlar Rusya’nın en yüksek binası olan kulenin altından yapılma soğan kubbesi oldukça etkileyici. Büyük İvan Çan Kulesinde bulunan 21 çanın en büyüğü olan 64 ton ağırlığındaki bu çanın “Çar Çan”ı olarak isimlendirildiğini ve Londra’nın 13.5 tonluk “Big Ben”inden çok büyük olduğunu öğreniyorum.

Katedral meydanının sonunda bulunan ve ziyarete kapalı olan Büyük Kremlin Sarayına geliyorum. Devlet Silahhanesine doğru yolumu çeviriyorum. Burası ismi gibi silahların bulunduğu bir yer değil. İçeride Rusların geçmişine ait belgeler ile İncil’ler bulunuyor. İki kat dokuz salondan oluşan binanın üst katında altın ve değerli gümüşten çok değerli eşyalar ile silah ve zırhlar bulunuyor. Alt katta ise giyim eşyaları, halılar, at arabaları bulunuyor.

Sarayın çıkışında Alexander Bahçelerinde buluyoruz kendimizi. Bahçenin keyfini çıkarıyoruz. Bahçenin kuzeyinde bulunan “Meçhul Asker Anıtı” önüne geliyoruz. Anıtın üzerinde “Adın bilinmez, yaptıkların ölümsüz” yazıyor. Moskova’lıların evlenirlerken anıta çiçek bıraktıklarını ve sönmeyen ateşin yanında fotoğraf çektirdiklerini öğreniyorum.

Moskova’yı keşfi bitiriyoruz. Elbette bu keşifte kullandığımız Metro ve Metro İstasyonları ayrı bir başlık olacak.


13 Mart 2013 Çarşamba

SANATIN VE KÜLTÜRÜN BÜTÜNLEŞTİĞİ AÇIK HAVA MÜZESİ KENTİ FLORANSA…

 
İsmi sanat ve kültürle anılan İtalya Rönesansının doğduğu şehir olan Floransa’yı gördüğünüzde büyülenmemeniz mümkün değildir. Arno Nehrinin ikiye böldüğü ve nehir etrafında kurulu şehirde küçük bir gezinti yapacağız birlikte.

Floransa’ya ulaştığınızda ve ayrılacağınızda yapacağınız ilk iş şehre tepeden bakan Michelangelo Tepesinde çıkmak olmalı. Özellikle belirtiyorum. Bunu hem şehre gelişinizde hem de ayrılırken özellikle yapmalısınız. Tepede ilk olarak karşınıza çıplak David Heykeli çıkacaktır. Bu heykelle Floransa’nın her yerinde karşılaşacağınızı bilmenizi isterim.

Michelangelo Tepesinden Floransa’yı bol bol fotoğraflarken Arno Nehri, Eski Köprü (Ponte Vecchio), Duomo, St.Croce’nin görüntüsünün sizi yakınına davet ettiğini göreceksiniz. Michelangelo Tepesinden Floransa sokaklarına indiğinizde Michelangelo, Machiavelli, Galileo’nin mezarlarının bulunduğu Santa Croce Kilisesinden şehrin keşfine başlamalısınız. Bu kilisede 274 ünlünün mezarının bulunduğunu göreceksiniz. Kilisenin önündeki geniş meydan sizi Duomo Meydanına ulaştıracaktır. Duomo (Santa Maria del Fiore) Kilisesinin heybetli cephesi ve her taraftan göreceğiniz kulesine bakmanın bile saatlerinizin geçmesine neden olduğuna tanık olacaksınız.

Gerçek bir Açık Hava Müzesi olan Signoria Meydanında (Piazza della Signoria) yer alan ve her biri ayrı bir olayı ifade eden heykellere hayran olmamanız mümkün değildir. Eski Saray’ın (Palazzo Vecchio) yanında at üzerinde Floransa’yı bir kültürşehri yapan aile olan Medicilerden Cosimo’nun heykelini, Michelangelo’nun David heykeliyle meşhur Neptun (Poseidon) Çeşmesini görmelisiniz. Bu arada Floransa’da yerlerde resim yapan ressamlarla, müzik yapan gruplarla karşılaşmak her zaman mümkündür.

Şehrin ortasından nehir geçince Floransa’da bir çok köprü olması doğaldır. Floransa’daki köprülerin en önemlisi ise Ponte Vecchio Köprüsüdür. 14. yüzyılda yapılan köprünün üzerinde kuyumcu dükkanları yer almaktadır. Bu köprünün benzeri Bursa'da  Irgandı Köprüsüdür. II.Dünya Savaşı bir köprüler şehri olan Floransa'nın tüm köprüleri Almanlar tarafından bombalanarak yıkıldığı halde bu köprü bombalanmamıştır.

İtalya Rönesans’ının doğduğu şehir olan Floransa’da bulunan Galleria Delgi Uffizi dünyaca ünlü bir müzedir ve önünde oluşan kuyruğa rağmen mutlaka görülmesi gereken bir müzedir. Müzede Michelangelo, Leonarda de Vinci, Botticelli’nin en önemli eserleri sergilenmektedir.(Meraklısına Not: Dünyadaki en eski ve en ünlü sanat müzelerinden biridir. Ünlü Medici ailesinin sanat koleksiyonu sergilenir. İki katlı U şeklindeki müzede, dünyaca ünlü tablolar sergilenir. "Uffizi", İtalyanca "ofisler" demektir. Müzenin bu adı, eskiden burasının Medici ailesi zamanında şehrin yönetim merkezine bir köprüyle bağlı olan ofislerden oluşmasıdır. 1993 yılında bomba yüklü bir arabanın, Via dei Georgofili'de infilak etmesi sonucu beş kişi ölmüş ve sarayın bir kısmı hasara uğramıştır. En şiddetli hasar Niobe odasındaydı, klasik heykeller ve neoklasikal iç kısım restore edildi, gerçi onun freskleri tamir boyunca zarara uğradı.

Bugün Uffizi Floransa'da en popüler turist çeken yerlerden biridir. Yüksek sezonda (özellikle Temmuz) bekleme zamanı beş saatin üzerinde olabilir. Bilet rezervesi yapmış turistler daha kısa bir zaman içinde müzeyi ziyaret edebilir. 2007 yılıAğustos ayı başlarında Floransa büyük bir yağmur fırtınasına yakalandı ve galeri kısmen sel baskınına uğradı. Tavandan doğru yağmur sızıntısı olduğundan ziyaretçiler boşaltılmak zorunda kalmıştı.)

Acıktığınızda mutlaka Floransa Usulü Biftek ile Chianti Şarabını denemelisiniz. Yine, Cafe Gilli’de Tiramisu yemenizi öneririm.

Ortaçağ şehri olan Floransa’ya bir kez gelen bir daha gelmek ister. Zira bu şehirde herkesin kalbinin çalınacağı bir şeyler mutlaka bulunur.

Bir Gezgin’e sormuşlar Floransa’da yapmadan dönülmemesi gereken şeyler nedir? Diye…

Gezgin’de sıralamış ve,

1)Arno Nehri üzerinde bulunan Ponte Vecchio Köprüsünü günün farklı saatlerinde ve değişik açılardan saatlerce seyretmeden,

2)Floransa Usulü Biftek, Tiramisu ve üzerine de Tiramisu’lu Dondurma yemeden,

3) Floransa'nın en büyük açık hava pazarı olan Le Cascine’da dolaşıp alışveriş etmeden,

4) Mercato Nuovo (Yeni Pazar) önündeki Domuz Heykeli’ne bir dilek tutarak domuzun ağzına para sürtmeden(Meraklısına Not:İnanışa göre bir dilek tutarak domuzun ağzına bozuk paranızı sürtmelisiniz. Sürttüğünüz parayı bıraktığınızda yerdeki deliklerden birine girerse dileğinizin olacağına inanılmaktadır)

5)Duomo Kilisesini görmeden,

6)Michelangelo'nun orijinal David Heykelinin bulunduğu Accademia Müzesine giderek heykeli görmeden,

7) Uffizi Müzesini gezmeden, Uffizi’de Boticelli'nin Venüs'ün Doğuşu ve İlkbahar eserlerinin orijinallerini görmeden,

8)Michelangelo Tepesinden Floransa'yı seyretmeden,

9)Floransa'nın daracık sokaklarında kaybolmadan,

10) Sandviçinizi bir şaheserin karşısında yere oturarak yemeden,

Sakın dönmeyin demiş.

Pek yanlışta söylememiş.

 

15 Ocak 2013 Salı

KÜÇÜK DENİZ KIZININ ŞEHRİDİR KOPENHAG...


“Sende Stockholm Sendromu var” diye bir cümle duymayanınız yoktur sanırım. Sizde ya da bende var mı bilmiyorum? Peki nedir bu Stockholm Sendromu? “ Rehinenin kendisini rehin alan kişiye duygusal anlamda bağlanması olarak özetlenebilecek psikolojik durumu anlatan terim” Psikiyatr Nils Bejerot tarafından adlandırılan sendrom, ismini ise 1973 yılında İsveç'in başkenti Stockholm'de yaşanan bir olaydan almaktadır. Banka soyguncusu tarafından altı gün boyunca rehin tutulan bir kadın, soyguncuya duygusal olarak bağlanır. Serbest kaldığında soyguncuyu savunmakla kalmaz, nişanlısını terk ederek kendisini rehin alan banka soyguncusunun hapisten çıkmasını bekler.Stokholm sendromu bir çok rehine olayında da yaşanmıştır.İşte sendromlara isim olmuş kentte sevdiğim kente veda vakti geldi. Uçaktayız. Kopenhag’a doğru uçuyoruz. Yorulduğumuzu hissediyorum.Nereden çıktı bu sendrom da şimdi demeyin okuyorum ve paylaşıyorum.Stockholm’den Kopenhag’a uçarken buldum notlarım arasında.

“Kasptrup” Havaalanında iniyoruz. Havaalanı şehre çok yakın. Otobüse binerek otelimizin tam önünde iniyoruz. Otelimiz First Hotel Copenhagen. Tam deniz kıyısında. Manzaramız harika. Otele yerleştikten sonra hemen deniz kenarına iniyoruz. Şehir merkezine gidip şehri keşfetme şansımız yok. Saatiniz olmasa zamanın öğlen olduğunu düşünebilirsiniz ama gece yarısına çoktan geldik. Karanlığı yine göremeden uyuyoruz.

Sabah erkenden kalkarak kahvaltı salonuna iniyoruz. Kahvaltı salonu yine genç Danimarkalı anneler ve küçük çocuklarıyla dolu. Otelimiz önünden otobüse binerek merkeze doğru gidiyoruz. Zürih, Viyana, Vancouver ve Sidney’den sonra yaşam standartı ve yaşanılası kent sıralamasında 5. sırada yer alan Kopenhag sokaklarını keşfimiz başlıyor.

Osterport Tren Garında otobüsten iniyoruz. Hava yağmurlu en iyisi Hopp On Hopp Off’la şehir turu. Karşıya geçerek yürüyoruz. Kısa bir süre sonra şehir turu otobüsünü görüyoruz. Bilet alarak otobüse yerleşiyoruz.

İlk olarak Little Mermaid’e(Küçük Deniz Kızı Heykeli) gidiyoruz.Heykelin yakınında duruyor otobüsümüz. Heykelin önünde fotoğraf çektirebilmek için kuyruk oluşmuş. Çocukluğumuzda okuduğumuz veya duyduğumuz “Küçük Deniz Kızı” masalını hatırlarsınız. Denizlerin dibinde babasına ait krallıkta yaşayan ve 15 yaşına geldiğinde denizler üzerindeki yaşamı görmeyi hayal eden Deniz Kızı su üzerine çıktığında bir prense aşık olur. Sevgilisi prensle birlikte olmak için sesinden vazgeçip ayaklarına kavuşur. Ama bu kez sesini duyuramadığından sevdiğine bir türlü kavuşamaz. Sonunda da bir köpüğe dönüşür. İşte heykel ünlü Danimarkalı yazar Hans Christian Andersen’in “Küçük Deniz Kızı” isimli romanının kahramanı olup 1909 yılında, Carlsberg bira tarafından yaptırılıyor. Bronz olan heykel yapılırken sanatçı tarafından, heykelin vücuduna ve başına model olarak eşinin kullanıldığını ve heykelin boyunun 1.25 metre olduğunu hatırlıyorum.

Otobüse binerek keşfe devam ediyoruz. Amalienborg Slotsplads Meydanına geliyoruz. Meydanda bir heykel ve önünde yine fotoğraf için bekleyen turistleri görüyoruz. Meydanda döşeli parke taşlarının görünümü hoşumuza gidiyor. Oturarak Meydanı ve etrafındaki binaları seyrediyoruz.Meydan denize çok yakın. Deniz kıyısına doğru yürüyoruz. Girişindeki “The Amalie Garden on the Waterfront” yazısından ismini öğrendiğimiz parkı görerek içeri giriyoruz. Parkın ortasında yer alan havuzun kenarında yine fotoğraf çektirenleri fark ediyorum. Parkta dolaşırken de otobüsle bundan sonra gitmeyi planladığımız Opera Binası tüm heybetiyle karşımıza çıkıyor.

Dünyadaki Opera Binaları arasında imalat maliyeti en pahalı opera binası önündeyiz. Fotoğraf çektirerek Meydana dönüyoruz. Sarayın bahçesinde acaba Saray Muhafızlarının nöbet değişimini yakalayabilir miyiz diye düşünüyoruz. Başlarında kürklü ve uzun başlıklı şapkaları ve değişik kıyafetleriyle Saray Muhafızlarını görüyoruz. Ancak nöbet değişiminin öğlen olduğunu öğreniyoruz.

O sırada otobüsümüz geliyor. Binerek tura devam ediyoruz.

Ameliengade bölgesindeyiz ve otobüsten inerek Ameliengade Sarayına giriyoruz. Sarayda halen Kraliçe Margrethe’in ailesiyle yaşadığını öğreniyorum. Rokoko tarzındaki sarayı dolaşarak çıkıyoruz. Sarayın arkasında Roma’daki Saint Pierre Kilisesi benzeri bir kilise görüyorum. Mermer Kilise adındaki bu kilisenin Roma’daki Saint Pierre Kilisesinin örnek alınarak yapıldığını okuyorum.

Yürümeye devam ediyoruz. Şehrin olmazsa olmazı ve can damarı Nyhavn Limanındayız. Burası esasında bir kanal. 1671-1673 yılları arasında Danimarkalı askerle tarafından 300 metre kazılarak yapılmış bu kanal senelerce şehrin ve şehir ticaretinin can damarı olmuş. Renkli, hareketli sokağında yürüyoruz. Cafe ve restoranlar dolu. Yollarda müzik yapan gruplar var. Kanal kenarında ellerinde biralar, pizza veya sandviçlerini yiyen insanları görüyoruz. Önce tekneye binerek şehri denizden izliyoruz. Bunun keyfinin de harika olduğunu görüyoruz. Tekne inişinde restoranlardan birisine girerek yemeğimizi sipariş ediyoruz. Seni çok sevdik Kopenhag.

Yemek sonrası Rosenborg Kalesine gitmek üzere otobüsümüze biniyoruz. Burası esasında bir park. Rosenborg Kalesi, Rosenborg Kışlası, Kraliyet Muhafızları ve Heykellerin olduğu bir park. Güzel ülkemin şehir planlayıcılarının ve belediyelerde Park ve Bahçeler yetkililerinin mutlaka görmeleri gereken bir park.

İlk olarak 1605 yılında yazlık saray olarak yapılman ve 1710 yılına kadar Danimarka Kraliyet Yazlık Sarayı olarak kullanılan ve şu an kraliyet mücevherlerinin sergilendiği Rosenborg Kalesini geziyoruz. Sarayın arka bahçesinde Danimarka Saray Muhafızlarının eğitim kışlasının olduğunu fark ediyoruz. Eğitimde olmaları nedeniyle de ilgiyle askerlerin eğitimini izliyoruz.

Parkta İtalyan Heykeltraş Giovanni Barata tarafından yapılan “Hercules Pavilion” heykeli bulunduğunu bildiğimden heykeli arıyoruz. 3 heykelden oluşan şaheserleri görerek parkta dolaşmaya devam ediyoruz. Parkta yeşillikler üzerinde dinlenen Danimarka’lılar görüyoruz. Parka hayran kalarak çıkıyoruz.

Otobüse binerek şehir turuna devam ediyoruz. The Round Tower isimli “Gökyüzü Gözlemevi”ni, neo-klasik tarzdaki ulusal katedrali görüyoruz(Meraklısına Not: Vor Frue Kirke ülkenin ulusal katedrali olup Katedral’de ünlü Heykeltıraş Bertel Thorvaldsen tarafından yapılan “Mesih ve Havari Heykelleri” bulunmaktadır).

Radhusets’a geliyoruz. Meydanda çok sayıda bisiklet görüyorum. En az 400-500 bisiklet olduğunu düşünüyorum.

Yürüyerek Belediye Sarayı Meydanına geliyoruz(Radhuspladsen). Belediye Binasının Kulesi dikkatimizi çekiyor. Kulede hava durumuyla ilgili olarak heykellerin sürekli değiştiğini öğreniyorum. Hava tahmininin güzel olacağı tahmin edildiğinde bisiklete binmiş bir kız dönerken görülürken,havanın yağmurlu olacağı tahmin edildiğinde şemsiye ile köpeğini gezdiren bir kız heykeli dönerken görülüyor. Meydanda çocukluğumun kahramanlarının yazarının, “Hans Christian Andersen” in heykelinin önündeyim. Çocukluğumun yazarısın Andersen. Senin o kadar çok masalını okudum ki anlatamam. İşte hatırladıklarımdan sizlerle paylaşmak istediklerim. Eminim okuduğunuzda sizi çocukluğunuzu yaşadığınız yıllara döndüreceğim.

(1. PRENSES VE BEZELYE TANESİ: Günlerden çok fırtınalı ve sağanaklı bir gündür. Tepenin yüceliklerindeki büyük şatoda bir kral, kraliçe ve yakışıklı oğulları prens oturmaktadır. Prens çok uzun yıllar boyunca kendi gibi iyi ahlaklı ve güzel bir prenses arar. Ancak bu kadar aramaya rağmen bulamamıştır ve bunun üzüntüsüyle şatoya geri dönmüştür. Durumu krala anlatacağı zaman kapı vurulur. Kapıyı açan kral karşısında sırılsıklam olmuş güzel mi güzel bir kız görür, hemen içeriye alır, kraliçe kızın bir prenses olamayacağını ve kızın asil olmadığını düşünerek prensin kızla evlenmesine karşı çıkar. Daha sonra kız için hazırlanan yatağın altına bir bezelye tanesi koyarak üstüne yumuşak yataklar koyarak kızı istirahat ettirirler. Sabahleyin kıza rahat edip etmediğini soran kraliçe, sabaha kadar uyumadığını ve yatakta bir şeyin beni rahatsız ettiğini söyler. Kraliçe gülümseyerek “ancak bir prenses bu kadar nazlı olabilir.” Diyerek prensin bu kızla evlenmesine izin verir.

2. KİBRİTÇİ KIZ:

Soğuk bir Noel arifesinde, kentin caddelerinde herkes eğlenirken küçük kız onları seyredip kendi kendine eğleniyordur. Küçük kız kibritçi dir. Kutu ile kibrit satar. O soğuk havada insanlar eğlenirken küçük kız hayatın acımasızlığını, yoksulluğu tatmıştır. Ailesine yardım etmek için her geçene kibrit satmak ister, fakat o gece hiç satamamıştır. Havanın çok soğuk olması ve kızın yorgun oluşu yinede onu yıldıramamıştır. Birazcık olsun ısınmak için iki ev arasında bir aralığa girer ve hayallere dalar. Çocukluğunu mutlu bir şekilde yaşamak, iyi bir evde oturmak, yoksulluk çekmemek gibi; derken biraz ısınmak için bir kibrit yakar. Nasıl olsa üvey annem ve babam anlamaz diyerek sıcacık bir ev hayal ederken kibriti yakarak bitirir. Bu durumu fark edince ne yapacağını şaşırmış, korkmuş ve ölmüş büyük annesinden yardım dilenmeye, seslenmeye başlar. Durmaksızın yağan kar, küçük kibritçi kızın üstünü örter. Küçük kız, kaskatı ve donmuş kalakalır oracıkta. Büyük annesi elini uzatır ve küçük kibritçi kızı yanına alır.

3. DÜNYANIN EN GÜZEL GÜLÜ :

Bir zamanlar yaşlı bir kraliçe varmış. Kraliçe güçlü, dediği dedik bir insanmış. Kimse bir dediğini iki etmezmiş. Kraliçe, bütün mevsimlerde bütün dünya ülkelerinde yetişen güllerden güzel güller yetiştirirmiş. Ama sarayda, acı ve keder kol geziyormuş. Çünkü kraliçe çok ağır hastaymış, doktorlarda yakında öleceğini söylüyorlarmış. “Tek bir umut var kraliçenin kurtulması için” demiş bir bilgin. “Eğer dünyanın en güzel, en soylu gülünü bulup getirirseniz kraliçe uzun yıllar yaşar.” Yaşlı, genç kraliçenin iyileşmesi için dünyanın dört bir yanında en güzel gülü aramaya koyulmuş ama hiç biri işe yaramamış. Sonunda kraliçenin küçük oğlu annesine seslenerek beni dinle demiş ve başlamış okumaya. Kitapta, cennetin görünmeyen bir köşesinde açan yapayalnız bir gülden söz ediliyormuş. Bu gül kendisini ta derinden görmek isteyene görünürmüş. Beyaz bir gülmüş ama güneşin batışında pembeleşen, o kızıllık yansıdığı vakit büyüleyici bir renge bürünen bu gül gerçek sevginin ve güzelliğin simgesi imiş. Birden tatlı bir pembelik yayıldı. Kraliçenin yanaklarına, gözleri büyüdü, bir güneş gibi parladı ve kitabın yaprakları arasında pembe bir gül, dünyanın en güzel gülü beliriverdi. “Onu görüyorum !” diye bağırdı kraliçe. Bu gülü kim görürse bir daha hiç mutsuz olmaz ve ölümsüzleşirmiş...

4. ÜÇ ZIPZIPIN ÖYKÜSÜ :

Çekirge, pire ve uçan kaz bir gün saraya davet edilmişler. Kral üçünün arasında bir yarış düzenleyecek ve en yükseğe sıçrayana büyük bir ödül verecekmiş. Sonunda ödülü açıklamış. Yarışı kazanana kızımı vereceğim demiş. Yarışmaya önce pire, çekirge sonrada uçan kaz tek tek zıplayarak yarışmışlar. Bunların her biri kendini diğerlerinden üstün görüyormuş. İlk yarışan pire çok yüksek zıplayınca görünmemiş ve onu almamış olarak kabul etmişler. Çekirgede pirenin yarısı kadar zıplamış ancak kralın üstüne konduğu için kral ona çok kızmış. Sıra uçan kaza gelmiş, kaz nazikçe prensesin yanına kadar sıçramış kral bu nazikçe sıçrayışı görünce kararını açıklamış. “En yükseğe sıçrayan kızıma doğru sıçrayandır.” Demiştir ve prensesi uçan kaza vermeğe karar vermiş. Olayı duyan pire ile çekirge yaptıkları hatayı anlayıp çok üzülmüşler.

5. KÜÇÜK DENİZ KIZI :

Zamanın birinde okyanusların dibinde bir şato varmış. Burada kral büyük anne ve altı kız beraber yaşarmış. Bu kızlardan en küçüğü hepsinden güzelmiş. Büyük anneleri arada sırada masallar anlatır yeryüzünde ve insanlardan bahsedermiş. Kızlara yeryüzünü göstereceğine dair söz vermiş. Kızlar on beş yaşına geldiklerinde yeryüzünü görüp geri gelmişler. Kızların beşi geri dönmeyi ve eski yerinde yaşamayı kabullenirken en küçük kız ise dünyalı bir prense aşık olmuş ve bir an önce onun yanına gitmek istiyormuş. Büyük anneleri haberi duyunca deniz büyücüsüne gidip çözüm aramış. Deniz büyücüsü deniz kızına bacak verecek ama karşılığında kız sesini kaybedecekti. Deniz kızı zor da olsa prensi için bu şartı kabul etmiş ve hemen prensin yanına varmıştı. Prens bunun konuşamıyor olduğunu fark edince kardeşi gibi davranmaya başlamış. Deniz kızı bu duruma çok üzülmüş. Kısa bir süre sonra prens başka biriyle evlenmeye karar vermiş. Durumdan haberdar olan büyük anne büyücüye gidip yardım istemiş. Büyücü özel bir hançer yaparak, demiş “Eğer hançeri prensin kalbine saplarsa kurtulur, yapamazsa ölür.” Hançeri alan deniz kızı prensin uyuduğu bir akşam kalbine saplamak istemiş. Ancak o sırada uyanan prens tebessüm ederek bana bir şey mi söyleyecektin demiş. Deniz kızı bunu yapamayacağını anlayınca daha fazla dayanamayarak oradan ayrılır. Kısa bir zaman gezindikten sonra vücudunun değiştiğini görür. Fazla zaman geçmeden deniz kızı hayata veda eder.

6. KARA BUĞDAY :

Fırtınadan sonra bir kara buğday tarlasından geçenler bilir. Kara buğday tarlası sanki kavrulmuş gibidir. Yaşlı söğüdün tam önünde bir kara buğday tarlası varmış. Kara buğday Pek kibirli imiş. Başı yükseklerden hiç inmezmiş. “Bende buğday başakları kadar güzelim üstelik çok daha da güzelim. Benim çiçeklerim, elma çiçeklerine benzer, herkes hayranlıkla seyreder. Benden güzeli var mı ? söyle söğüt ağacı” demiş. Söğüt, ağır ağır başını sallar. “var... var...” dermiş. Aradan zaman geçmiş, hava bozmuş, fırtınalar yağmurlar başlamış. Fırtınayı gören bütün çiçekler , bitkiler boyun bükerken kara buğday pek kibirli ya, asla boynunu eğmezmiş. Onu diğer bitkiler uyarmış fakat kara buğday duymamazlıktan gelmiş. Fırtına geçip, rüzgarlar dinince, doğa adeta bir sessizliğe bürünmüş. Her taraf sakinleşmiş, güzelleşmiş. Ama kara buğday yangından çıkmış gibi kavrulmuş kararmış, simsiyah olmuş işe yaramaz, cansız bir ot oluvermiş olayı gören ve duyan diğer çiçek ve otlar olaya çok üzülmüşler.

7. KUMBARA :

Çocukların odasında, gar dolabın üstünde oldukça yüksek bir köşede domuz biçiminde içi ağzına kadar para dolu bir kumbara varmış. Gar dolabın tepesinde yer aldığı için odada olup biteni seyredebiliyor, karnındakilerle her şeyi satın alabileceğini düşünüyordu. Buda onu çok mutlu ediyordu. Odadaki tüm oyuncaklar beraberce oynarlardı fakat kumbarayı oyuna çağırmak için davetiye göndermek gerekiyordu. Çünkü aşağıdaki konuşmaların duyamayacak kadar yüksekte idi. Aşağıdaki oyunları, eğlenceleri yalnızca seyretmekle yetinirdi. Kumbara bu duruma çok üzülmüş çok kızmış ve hayallere dalmıştı. Bir süre sonra bom.... domuz kumbara paramparça yerde yatıyordu. Tabi içinde fırlayıp dört bir yana saçılan paralarda oradan oraya yuvarlanıyor, dans edip duruyordu. Paralar dünyaya yeniden gelmişçesine bir anlık dahi olsa özgürlüğün tadını çıkararak dans ederken domuz kumbaranın parçaları da bir kutuya konuyordu. Her şeyin bir başı bir sonu vardır derler. Umarız yeni kumbaranın başına aynı şeyler gelmez.

8. SU DAMLASI :

Büyütecin ne olduğunu, her şeyi yüz kat büyülten bir çeşit gözlük camı olduğunu herkes bilir. Bir damla suya büyüteçle bakıldığında binlerce küçük yaratık görünür. Oysa çıplak gözle bakarsak onların hiç birini göremeyiz. Ama onlar her zaman o suyun içindedir. Bir zamanlar “dev amca” adında bir adam yaşarmış, güzel, ilginç olan her şeye sahip olmak istermiş eğer elde edemezse ya büyücüye başvurur yad kendi kendine binbir çeşit yol icat edermiş. Bir gün aline büyüteci alıp bir damla suyu incelemiş suyun içinde o gözle görünmez yaratıklar hiç durmadan hareket ediyorlar, sıçrayıp, hopluyorlarmış. Çok ilginç bulmuş fakat daha net görmek için renklendirmeyi düşünmüş ve kırmızı bir renk damlatmış içine. Bu bir büyücünün kanıymış. Birden sudaki yaratıklar pespembe oluvermiş. Bu yaratıkları bir kente yaşayan canlılara benzetmiş. Hiç durmadan itişiyorlar, dövüşüyorlar, birbirlerini çekiştiriyor ve acımasızca ısırıyorlar. Aşağıdakiler yukarı çıkmak istiyor hem de devamlı onları sindirmeye çalışıyorlar. “Aslında bu yalnızca bir su damlası” demiş. Gülümseyerek “Ama yinede gerçek yaşamdan bir örnek. Oysa tüm canlılar birbirlerine sevgi ile baksalar her şey daha güzel olmaz mıydı ? diyerek bitirir.)

Nereden nereye…Kopenhag’la başladık Andersen’den Masallara geldik.

Meydandan ayrılıyoruz. Stroget Caddesine geliyoruz. Bu caddenin özelliğinin Avrupa’nın en uzun yaya alışveriş caddesi olduğunu öğreniyoruz. Beş caddeden (Frederiksberkgade, Nygade, Vimmelskaffet, Amagertorv ve Ostergade) oluşan Stroget Kopenhag’ın en meşhur caddesi. Caddede bulunan Danimarka Ulusal Müzesine giriyoruz. Anadolu’dan kaçırılan “Seikilos Kitabesi” ni görüyoruz ( Meraklısına Not: Seikilos Kitabesi: Nota dahil komple bir müzik kompozisyonunun dünya üzerinde bulunan ve bilinen en eski örneği olup mezar taşının üzerine işlenen, şarkı sözleri ve melodiden oluşmaktadır. Efes bölgesinde bulunmuştur. MÖ.200- MS.100 yılları arasındaki döneme aittir). Üzülüyoruz.

Müzeden çıkarak yürümeye devam ediyoruz. Avrupa’da Paris Disneyland’tan sonra en çok gezilen Tivoli Park karşımıza çıkıyor. Akşam üzeri olması ve girişin 18 Euro olması nedeniyle içeriye girmiyoruz.

Glytotek Müzesine gidiyoruz. Burada ünlü heykeltraş Thorvaldsen'in heykelleri bulunuyor.Müzede Gauguin’in 35 tablosunu,Rodin’in 30 heykelini görmenin mutluluğu içerisinde müzeden çıkıyoruz.

Eski bir saray olan ve şu anda parlamento olarak kullanılan Christianborg Sarayına giriyoruz. Burada Kral Christian’ın heykelinin heybetine hayran kalmamak mümkün değil.

Dünyada eşi benzeri olmayan bir yere doğru gidiyoruz. Orijinal adı “Christiania” olan bu yer hippi mahallesi. Fotoğraf çekmek veya kamera kaydı yasak. Öğrenciler, sanatçılar, iş adamları, hippiler, çocukların geleneksel aile olarak yan yana yaşamalarına tanıklık ediyoruz. İçerisinin pisliği ve koku bizi rahatsız etse de dolaşmaya devam ediyoruz. Burası sanki ayrı bir devlet. Nüfusu 1000. Kırmızı üzerine üç sarı halkalı bayrakları var. Mahalle 1970 yılında kapatılan NATO üssüne yerleşen anarşist ruhlu gençlerin buraya yerleşmesi ile kuruluyor. Girişte eskiden deniz ürünleri deposu olan bir yapı görüyoruz. Burasının şu an sergilerin düzenlendiği, dans ve müzik gösterilerinin yapıldığı bir yer olduğunu öğreniyoruz.

Sırada şehre uzak olan Louisana Modern Sanatlar Müzesi ziyareti var. Bu müze 2010 yılında Yazar Patricia Schultz tarafından yazılan “Ölmeden Önce Dünya Üzerinde Ziyaret Edilmesi Gereken 1000 Yer Listesi” nde bulunan bir müze. Doya doya geziyoruz.

Artık limanda bulunan Kraliyet Kütüphanesine gitme vakti geldi diye düşünüyorum. Burası “Siyah Elmas” olarak adlandırılan denizin kıyısında muhteşem bir bina. Kütüphanenin bahçesinde deniz üzerine kurulan kafetaryada oturarak kahvemizi içip etrafı gözlemliyoruz.

Carlsberg Birasını bilmeyeniniz var mı? Gamle Carlsberg’e gidip bu biraların yapım yerini görmek, bira tarihi ve Carlsberg bira serüvenini izlemek üzere içeri giriyoruz. Keyif alıyoruz ama sanırım çok fazla değil.

Otele dönmek üzere otobüse biniyoruz. Bu gece günü batıralım ve öyle yatalım diyoruz ama mümkün olmuyor.

Sabah erkenden alana giderek Münih aktarmalı uçağımıza biniyorum. Yaşasın yine yuvamızdayız.