27 Kasım 2012 Salı

HER KÖŞESİ AÇIK HAVA MÜZESİ OLAN ÜLKE FAS (III.BÖLÜM- MARAKEŞ- ESSAOUIRA)

Atlas Dağları'yla çevrili vadide panoramik otobüs yolculuğu sonrası otobüsümüz Benemelal'de duruyor. Burası Fas’ın ufak şehirlerinden. Şehre göre çok iyi bir lokantada öğle yemeğimizi yedikten sonra "Kızıl Şehir" olarak adlandırılan ve Unesco Dünya Kültür Mirası Listesinde yer alan Marakeş' e doğru hareket ediyoruz. Akşam üzeri Marakeş’e ulaşıyoruz. Otelimiz oldukça merkezi.

1062 yılında Almoravide Hanedanlığının başkenti olarak kurulan Marakeş çok eski bir şehir. Fas’ın her şehrinde olduğu gibi Marakeş’te de eski ve yeni şehir olarak iki şehir bulunuyor. (Meraklısına Not : Fas’ın bütün şehirlerinde Eski Şehir büyüleyici yapılar, eski camiiler, saraylar, dar sokaklar ve bu dar sokaklarda bulunan küçük atölyelerden meydana gelmektedir. Yeni Şehir ise, oteller,yüksek binalar, lüks kafeler ve yeni evlerden meydana gelmektedir.)

Akşam yemeğinden sonra Marakeş’in sembolü Kutubya Camiine kadar yürüyoruz. Muhteşem bir yapıyla karşılaşıyoruz. Kutubya Cami (Koutoubia Mosque) Kıyamet Meydanı’na çok yakın ama gece vakti gitmiyoruz. Caminin çok güzel aydınlatılması nedeniyle işçiliği incelemeye başlıyoruz. Yanıma gelen bir Marakeş’li "Eyfel Kulesi Paris ve Paris’li için ne ifade ediyorsa Kutubya’da bizler ve Marakeş için aynı duyguyu ifade eder."  diyor. Bu sözden etkileniyorum.

Rehberimiz Oktay KANTAR’ın söyledikleri aklıma geliyor. ”Kaybolduğunuzda Kutubya Camii’nin minaresini arasın gözleriniz. Minareyi görünce nerede olduğunuzu hemen bulur ve kaybolmazsınız” sözlerinin ne derece doğru olduğunu anlıyorum. 67 metre minaresi olan caminin 19. yüzyılda inşa edildiğini öğreniyoruz.

Otele dönüş yolundayız. Sabah erkenden şehir turumuz var. Güzel bir kahvaltı sonrası şehir turumuz başlıyor. İlk olarak Saadi Mezarlarına geliyoruz. Mezarlar 20. yüzyıl başına kadar bozulmadan kalmış. Buna burasının yeni hanedan tarafından yıkılmamış olması ve yalnızca girişinin kapatılması neden olmuş. Mezarlardaki mozaikler ve dekorasyonun ihtişamından etkilenmemek mümkün değil.

Şimdi Souks diye adlandırılan Çarşıdayız. Çarşıda yürümeye başlıyoruz. Bu çarşının da Fas’ın diğer şehirlerindeki çarşılar gibi karışık olduğunu labirent sokaklarda kaybolmanın kolay olduğunu fark ediyoruz. Hep beraber çarşıda alışveriş yapıyoruz.

Çarşı sonrası Bahia Sarayına gidiyoruz. Sarayın işçiliğine hayran kalıyoruz.1 asır önce Fas’ta yaşayan zenginlerin yaşamları hakkında bilgi alıyoruz. Öğle yemeği sonrası Marakeş’te ve hatta Fas’ta olmazsa olmaz bir Meydana doğru yol alıyoruz. Burası Kıyamet Meydanı.

Meydan dolu ve her yerde akrobatlar,dansçılar,müzisyenler, falcılar, yılan ve maymun oynatıcıları var. Meydanın etrafında ise yemek tezgahlarını görüyoruz. Her tarafta büyük bir koşturmaca ve kalabalık var. Sanki tüm Marakeş, hatta Fas burada. Meydan’da zamanın nasıl geçtiğini anlatmak çok zor. Bir yılan oynatıcısını veya bir zenneyi seyre daldığınızda zamanın nasıl geçtiğini anlamıyorsunuz bile. Bu Meydan’da esasında Fas kültürünü tam olarak sentez edebiliyorsunuz. Burası farklı bir dünyaya götürüyor sizi.

Otele dönüp yemeğimizi yedikten sonra dostlarla sohbete başlıyoruz.

Atlas Dağları’nın eteklerindeki bu Kızıl Şehrin karmaşasının, gürültüsünün ve hayatın hepimizi etkilediğini fark ediyorum. Turunç ağaçlarıyla dolu bulvarlarda yürümeye başlıyoruz. Rehberimizle sohbet ederken Oktay KANTAR’ın söylediği ”Marakeş’te kızıllık topraktan başlar duvarlara, çatılara kadar devam eder. İşte bu nedenle de şehrin adı Kızıl Şehir’dir” sözünün ne kadar doğru olduğunu karanlıkta olsa her yer bir kez daha fark ediyorum.

Otele dönüyoruz.Yarın sabah ilk olarak küçük balıkçı şehri olan ve aynı zamanda Unesco Dünya Kültür Mirası Listesinde yer alan Essaouıra'ya gideceğiz. Atlas Okyanusu kıyısında yer alan bu küçük balıkçı şehrinin Fas'ın en romantik mekanı olduğunu okuyorum.

Atlantik Okyanusu kıyısındaki şirin kasabaya geliyoruz. İlk olarak Medina’ya doğru gidiyoruz. Medina’nın kalenin içerisindeki alan olduğunu fark ediyoruz. Bab Marakeş El Sanatları Çarşısı’na ulaşıyoruz. Çarşının ortasındaki dev kauçuk ağacını görüyorum. Bab Marakeş Kapısının güneyinde yer alan kaledeki tarihi kalıntıları geçerek şehrin en ihtişamlı ve en eski anıtlarından bir tanesi olan şehir tabyasınına doğru gidiyoruz. Denizden gelecek saldırıları önlemek için inşa edilen yapıdaki izleme kuleleri, bronz toplar hepimizin ilgisini çekiyor.

1949’da Shakespeare’in Othello’sunu burada çeken Orson Welles’in adını taşıyan Orson Welles Meydanına geliyoruz. Surlarla çevrili Medina’ya diğer şehirlerde olduğu gibi burada da araç girmesi yasak.

Farklı kültürlere ev sahipliği yapan Essaouira elbette farklı dinlerin eserleri yönünden oldukça zengin.

Rehberimiz Oktay KANTAR’dan 1998 yılından bu yana genellikle Haziran ayının son haftasında Uluslararası Gnawa Müzik festivalinin Essaoudira’da yapıldığını öğreniyorum(Meraklısına Not : Gnawa müziğine odaklanmış olsa da caz, rock ve reggea müziği yapan pek çok sanatçıyı ağırlayan festival, Fas’ın Woodstock’ı olarak da adlandırılmaktadır. 4 gün boyunca yaklaşık 450.000 izleyici bu festivali izlemektedir.)

Öğle yemeği için şirin bir balık lokantasını seçiyoruz. Yemek sonrası serbest zamanda Essaoudira sokaklarında kaybolup şehri keşfe devam ediyoruz. Dönüş için otobüse geldiğimizde denizin çekildiğini ve martıların 5 saat önce deniz sularının olduğu kumlarda av peşinde olduklarına tanık oluyoruz.

Marakeş’e döndükten sonra akşam yemeği için Chez Ali Show’a gidiyoruz. Harika folklor gösterisini enfes yemeklerimizi yiyerek seyrediyoruz. Daha sonra atların showunu izleyerek otelimize dönüyoruz.

Yarın sabah erkenden Kazablanka’ya doğru yola çıkacağız.

15 Kasım 2012 Perşembe

HER KÖŞESİ AÇIK HAVA MÜZESİ OLAN ÜLKE FAS (II.BÖLÜM-FES,MEKNES,IFRANE)

Sabah kahvaltısından sonra UNESCO Dünya Kültür Mirası Listesinde yer alan Fes şehir turuna başlıyoruz. Fas'ın dini ve kültürel başkenti olan Fes gezisinde 14.Yüzyılda yapılan Attarine Medresesi, Eski Üniversite, Nejarine Meydanı ve Çeşmesi'nin de içinde bulunduğu eski şehir (Medina) turu yapacağız. Hep beraber pamuk, ipek, bakır, deri, mermer ve seramik ürünlerinin bulunduğu Zanaatkarlar Çarşısını gezeceğiz.

Fes Fas’ı tanımak için en önemli şehir. Fes’i görmeden Fas’ı görmüş olamazsınız. Gazetelerde Fas turları görüyorum. İçeriğine baktığımda ne Fes var ne de Tanca. Bu turlara gidenler olduğu da bir gerçek ama bana göre bu kişiler Fas’ı görmemiş sayılırlar.

Fes şehrinin üç bölümden meydana geldiğini otobüs turunda görüyoruz. Çevresi surlarla çevrili olan en eski kent Fes el Bali, yeni kent Fes Jdid ve kentin yeni ve modern kısmı olan Villle Nouvelle.

Eski kentin Medina’sında iniyoruz. Dünyada arabaların giremediği en büyük alanda yürümeye başlıyoruz. Geniş bir alana yayılan Medina içinde kaybolmamak için hepimiz çok dikkatliyiz. Şehir içerisinde araba kullanılmıyor.Ulaşım ve taşıma eşek, hamal ve motorsiklet aracılığıyla yürütülüyor. Sokaklar daracık. Sık sık “BELEK, BELEK ” sözcüğünü duyuyoruz. Bu kelime dikkat anlamına geliyor ve duyar duymaz kenara çekiliyoruz. Kenara çekilince de yanımızdan ya eşek ya hamal ya da motorsiklet geçtiğini görüyoruz. Medina’da 9000’den fazla dar sokak olduğunu öğreniyoruz.

Bou Inania Medresesini (Meraklısına Not : Yapımı 1356 yılında bitmiş bu medrese aynı anda hem enstitü hem dışarıdaki cemaat için cami vazifesi görmektedir. Fes'de minaresi olan tek medrese olan yapı Marinid Hanedanı sultanlarından Abu Inan Faris tarafından yaptırılmıştır. Bu hanedanın son yaptırdığı medrese de bu olmuştur.),

El Attarin Medresesini(Meraklısına Not :Marinid Sultanı Uthman II Ab Said tarafından 1323 yılında yapılan medrese Al Karaouine yakınında bulunmaktadır. Medrese ismini Souk al-Attarine’den (Baharat ve parfüm çarşısı) almaktadır.),

El Karavayyin Üniversitesini(Meraklısına Not : 859 yılında kurulan üniversite Müslüman alemi için önde gelen eğitim kurumlarından ve ruhani yerlerden bir tanesidir. Al Karaounie Medresesi orta çağ boyunca İslam dünyasıyla Avrupa arasında kültürel ve akademik ilişkiler açısından öncü bir ol oynamıştır. Okul tarihi etkileyen bir çok mezun vermiştir. Başarılı hanedanlar Al Karaouine Üniversitesi'ni Kuzey Afrika’nın en büyüğü olana kadar genişletmek için sürekli çaba sarf etmişlerdir. Yapı, İsfahan ve İstanbul’daki benzerlerine göre sade gözükse de detay işçiliğinin mükemmelliği yakından gözlemlenebilir.),

Moulay Idriss II’nin Mabedini(Meraklısına Not : 828 yılında ölen ve Fes’in kurucusu sayılan Moulay Idriss II için yaptırılmıştır. 1308 yılında bozulmamış bir cesedi Moulay Idriss’in vefat ettiği yerin çok yakınında bulanlar bu cesedin Moulay Idriss II’ye ait olduğunu düşünerek aziz saydıkları Idriss için bu mabedi yaptırmışlardır. Mabedi ziyaret eden yabancılardan erkeklere zenginlik, hanımlara ise doğurganlık kazandırdığı düşünülür.),

Nejjarin Kompleksini(Meraklısına Not : Fes şehri içindeki en nadide ve mimari açıdan en güzel yapılardan birisi de burasıdır. Kervansaray, çeşme ve çarşıdan oluşan bir komplekstir. Özellikle Nejjarine Kervansarayı’nın eser statüsündeki kapısı ile zellij mozaiklerle süslü iç avlusu işçiliği çok ihtişamlıdır),

Chouara Tabakhanelerini(Meraklısına Not :Chouara Fes’deki dört geleneksel tabakhaneden en büyük olanıdır. Deriler hala ortaçağdan miras kalan teknikle işlenmektedir. Derinin işlenmesinden başlayarak tüm aşamalar burada görülmektedir. Bölgedeki deri dükkanlarının balkonlarından Tabakhaneyi seyretmek ve fotoğraflamak çok keyiflidir.),

Mavi Kapıyı(Meraklısına Not : Medina’ya açılan ana kapılardan birisidir. Çarşı içine bakan tarafı aynı mozaiklerin yeşil tonları, dışı ise mavi tonlarıyla bezeli bu kapı stratejik konumu, mimari unsurları ve güzel süslemeleriyle görsel bir şölen sunmaktadır).

Kraliyet Sarayı Kapısını, Kuzey ve Güney Burçlarını geziyoruz.

Fas’ın kültürel başkenti olan Fez’in sadece Arap ülkeleri arasında değil dünyada en iyi korunmuş ortaçağ şehirlerinden olduğunu görüyorum. Dar sokaklar, camiler, medreseler, çarşılar,atölyeler, sur ve kapılar hepimizi etkiliyor.

Arap dünyasının önemli şehirlerinden birisi olan Fes esasında Ortaçağ’dan çağdaşlığa geçişi de gözler önüne seriyor. Daracık sokaklarda vakit buldukça alışveriş yapıyoruz.

Karınlarımız acıktı. Öğlen yemeğimizi yine harika bir yerel restoranda alıyoruz.Yemekten sonra Fas’ın Versay Sarayı olarak bilinen Meknes şehrine gidiyoruz. Burası Fes’e çok yakın. 17.Yüzyıl'da Molla İsmail tarafından kurulan ve UNESCO DÜNYA KÜLTÜR MİRASI LİSTESİ'nde yer alan şehir şehri çevreleyen 40 kilometrelik surlarla bizi karşılıyor. 17.yüzyıl sulama havuzu Agdal, Fas’ın en güzel şehir kapısı Bab Mansour ve El Hedim Meydanını geziyoruz. Surların yanında da ünlü Roma harabelerinden Volubilis’u görüyoruz.. Adını kalıntıların arasından günümüzde de çıkan bir çiçekten alan bu yerdeki mozaiklere hayran kalıyoruz.

Tekrar Fes’e dönüyoruz. Akşam otelde yemek sonrası müzik eşliğinde eğleniyoruz. Sabah erken saatlerde Marakeş’e doğru yola çıkıyoruz. İlk molamızı 20 .yüzyıl Fransız egemenliği döneminde kayak merkezi olarak kurulan ve günümüzde Fas'ın önemli tatil beldelerinden biri olan İfrane'de veriyoruz. Hava çok soğuk. Dün kısa kolla terlerken şimdi montlarla üşüyoruz. Atlas Dağları'yla çevrili vadi panoramik bir manzara sunuyor bizlere. Harika bir otobüs yolculuğu sonrası Benemelal'e ulaşıyoruz. Öğle yemeği sonrası Marakeş'e doğru yola çıkıyoruz. Arkadaşımın söyledikleri aklıma geliyor. “Fas anlatılmaz. Yaşanır” . Ne kadar doğru olduğunu anlıyorum bu cümlenin. Her dakika farklı bir manzara ile karşılaşıyoruz. Bol bol fotoğraf çekip görsel şölenin keyfini çıkarıyoruz.

14 Kasım 2012 Çarşamba

HER KÖŞESİ AÇIK HAVA MÜZESİ OLAN ÜLKE FAS (I.BÖLÜM-RABAT)

HER KÖŞESİ AÇIK HAVA MÜZESİ OLAN ÜLKE FAS (I.BÖLÜM-RABAT-TANCA)

Yine bir heyecan sardı hepimizi. Fas’a gitme kararı aldığımızda bir arkadaşım şöyle demişti. “ Fas öyle bir ülkedir ki anlatılmaz yaşanır. Ama sadece gideceğin ülkenin her yerinin açık hava müzesi olduğunu ve göreceğin görüntüler karşısında her dakika şaşıracağını bil ”. Diğer bir arkadaşım da “Büyülü Fas’a büyülenmemek imkansızdır. Kendini o büyüye bırak”. şeklinde bir ifade kullanmıştı.

Bizleri Kazablanka’ya ulaştıracak uçağa biniyoruz. Uçak yolculuğumuz İstanbul’dan yaklaşık dört saat otuz dakika sürecek. Yol boyu okuyorum.

Okuduklarımdan ;

Kuzey Afrika'da bir Berberi-Arap ülkesi olan Fas’ın başkentinin Rabat olduğunu, Ülkenin kuzeyinde yer alan İspanya ile arasında Cebelitarık Boğazının bulunduğunu, Hem Akdeniz'e hem Atlas Okyanusu'na kıyısı olan ve Afrika'nın Avrupa'ya yaklaştığı uçta yer alan Fas’ın İspanya’ya 14 km. uzaklıkta bulunduğunu,

Fas topraklarındaki Ceuta ve Melilla’nın İspanya'ya ait olduğunu,

Kuzey Afrika'da yer alan Atlas Dağlarının Fas topraklarından başladığını, dağların Fas'taki yüksekliğinin 4000 metreyi geçtiğini,

Ülkenin en eski yerleşik halkının Berberilerden oluştuğunu,

Nüfusun çoğunluğunun Müslüman olduğunu, bunun yanında Hıristiyan Katolik olan azınlık Fransızlar ile musevilerin bulunduğunu, 1948’den önce Fas'ta bulunan 200 bin Yahudinin tamamına yakınının İsrail’e göç ettiklerini,

İlkokul sonrası okullarda Fransızca eğitimi verildiğinden dolayı herkesin ana dili gibi Fransızca konuştuğunu,

Öğreniyorum.

Uçağımız Kazablanka’ya inişe geçiyor. Kazablanka’yı dönüşte keşfedeceğiz. Fas’ta programımız çok yoğun. Yorulacağız ama buna değeceğine eminim.

Rabat, Tanca, Cebelitarık Boğazı, Meknes, Fes, Ifrane, Marakeş, Essaouira, Kazablanka şehirlerini göreceğimiz Fas gezimiz başlıyor.

İlk olarak ülkenin kuzeyinde atlas okyanusunun kıyısında yer alan Fas’ın başkenti Rabat’tayız. Burası ülkenin politik ve idari merkezi.

İlk olarak Fas’ın bağımsızlığın mimarı olan V. Mohammed’in Mozolesine doğru yol alıyoruz. Mozole 12. yüzyıldan kalan bir caminin eski minaresi olan Hasan Kulesinin karşısında yer alıyor(Meraklısına Not : Hasan Kulesi Yakup El Mansur’un emriyle inşa edilen bir caminin minaresidir. İslam dünyası için Irak Samara’daki Cuma Camiinden sonraki en önemli camii olması öngörülmüştü. Yapımı 1195 yılında başlamış, kurucusunun ölümünden (1199) sonra inşaat terkedilmiştir. Ardından, Rabat halkının buradan aldığı malzemeler ve 1755 Lizbon depremi eseri daha da yıpratmıştır. 1956 senesinde sürgünden dönüşünde Mohammed V bağımsızlık sonrası ilk Cuma namazını burada kılmıştır. Cami çoğu yıkılmış olan dört duvar ile çevrelenmiş ve kuzey ve doğusunda dörder, güneyinde iki, batısında altı olmak üzere.on altı kapısı vardı. Ek yapılarıyla birlikte 183 metreye 140 metrelik bir alanı kaplıyordu. Minarenin ayağında uzanan derin sarnıçların (restore edilmiş) üstünde düzenlenmiş büyük bir avlusu ve devasa bir ibadet salonu vardı. Bu salonun 312 mermer kolon ve 42 mermer direği, yan revakları saymazsak 19 nef oluşturacak şekilde uzanıyordu. Hasan Kulesinin, Sevilla’daki meşhur Giralda ve Marrakech’teki Koutoubia ile mimari bakımdan akraba olduğu ilk bakışta göze çarpar. Her bir kenarı 16,20 metre, uzunluğu 44 metre olan kare bir yapıdır.) Bu Kule Fas’ta bizlere ilk göz ziyafeti yaşatıyor. Kızıl kumtaşından minaresi ve Rabat’a hakim mevkisi ile Rabat’ta hatta Fas’ta ilk görülmesi gereken yerlerden biri burasıdır diye düşünüyorum.

Mohammed V ve oğlu Hassan II’nin mezarlarının bulunduğu Mozoleyi ziyaret ediyoruz. Girişte ve çıkışta burada nöbet tutan özel giysili muhafızlar bizleri kendilerine fotoğraf çekimi için çağırıyorlar ve fotoğraf çekiminden sonra para istiyorlar. Özel kıyafetli Atlı Muhafızlarla fotoğraf çektiriyoruz. Burası Alaouite Hanedanı’na has cezbedici bir mimari ile karşımıza çıkıyor. İnce işçilik ürünü mermerler, bronz kaplı ahşap ve vitraylı tavanınn altında duran tabutlar bende ışık oyunlarıyla lacivert granit tabanın üzerinde sanki su üstünde duruyormuş hissi uyandırıyor. Duvarlardaki çok ince mozaiklere hayran kalıyoruz. Mozolenin yapımında Fas’ın konularında en iyi ustalarının çalıştığını ve en iyi malzemelerin kullanıldığını, mimarının ise mimarın ise Vietnamlı olduğunu öğreniyoruz.

Çıkışta Fas’lı bayanlar kına dövme için etrafımızı sarıyorlar. Otobüsümüze binerek Kraliyet Sarayı için yola çıkıyoruz. Almohad Kalesinin beş girişinden birisi olan Zaer Kapısından geçiyoruz. Zaer kapısının üst kısmında, sola Moussa Ibn Nossair Caddesine ardından geniş surların ardında gizlenen Kraliyet Sarayına doğru yol alıyoruz. Sarayın kentin merkezinde ve halkın sıkça önünden geçtiği ve de halka açık bir yer olması bizleri şaşırtıyor. İçeriye doğru yöneldikçe esas güzelliğin arkada saklı olduğunu görüyoruz. Sarayın ilerisinde Krala ait bir cami dikkatimizi çekiyor. Ne çok büyük ne de çok küçük olan bu caminin klasik İslam mimarisine iyi bir örnek olduğunu görüyoruz. Saray ile cami arasındaki meydanda toplanıyoruz ve fotoğraf çektiriyoruz. 18. yüzyılın sonuna doğru Sidi Muhammed Ben Abdullah tarafından yaptırılan Kraliyet Sarayı önündeki Saray Muhafizlarının fotoğraflarını çekmek yasak. Saray yolundaki sessiz asfalta hepimiz hayran kalıyoruz(Meraklısına Not : Sessiz asfalt, aynı büyüklükte kesilmiş özel taşlar ile Fransa'dan ithal özel imal edilmiş kauçuklu katkı maddesi içermektedir. Normal asfalt 5-6 santimetre kalınlığında uygulanırken, sesi emen asfalt 2,5-3 santimetre daha ince serilebilmektedir. Bu asfaltın, araçların lastik gürültülerini en az 5 desibel azalttığı bilinmektedir.)

Rabat’ın keşfinden sonra Atlas Okyanusu ve Akdeniz'in buluştuğu Cebelitarık Boğazı kıyısında kurulmuş olan Tanca'ya doğru hareket ediyoruz. Yolumuz uzun ve yol boyu Rabat hakkında bilgiler veren sevgili Rehberimiz Oktay KANTAR’ı dinliyoruz.

Bilgiler harika. Dinlediklerimden ;

Rabat tarihinin, Oued Bou Regreg'in kenarında bulunan Chellah ismindeki antik kente MÖ 300’lü yıllarda yerleşilmesiyle başladığının bilindiğini,

MS 40’ta Romalılar tarafından ele geçirilen kentin isminin Sala Colonia olarak değiştirildiğini,

1146 yılında Almohad Sultanı Abdal Mumin burayı İspanya’ya karşı saldırıların planlanacağı bir üsse çevirdiğini, Ortaçağ’da en parıltılı günlerini yine bir başka Almohad Halifesi Yaqub al-Mansour zamanında yaşayan kentin kısa bir süreliğine başkent olduğunu,

Bu süre içerisinde şehir duvarları ve Kasbah des Oudaias’ın inşa edildiğini, Dünyanın en büyük camisini yapmayı hedefleyen Mansour ölünce yapımın durduğunu ve yarım kalan Hassan Cami’nin Hassan Kulesi olarak günümüze kadar geldiğini,

13. yüzyılda Rabat’taki ekonomik gücün Fez’e kaydığını,1627 yılında Berberi Korsanların kontrolüne geçen kentin Sale ile beraber Bou Regreg Devleti olarak adlandırıldığını, her iki şehrinde seyreden gemilere saldırı için birer üs olarak kullanıldığını, Rabat’ın Birinci Dünya Savaşı'na kadar Alaouite Hanedanı yönetiminde kaldığını, Fas’ın Fransız himayesine geçişi ile beraber deniz yolunu kullanan Fransızların başkenti Rabat’a taşıdıklarını, bağımsızlıktan sonra da Kral Mohammed V’in başkent için Rabat’ı uygun görerek başkenti değiştirmediğini,

Rabat’ın Fas’taki kültürel zenginlikten fazlasıyla payını aldığını,

Fas’ın en büyük tiyatrosunun Mohammed V’in şehrin tam merkezinde bulunduğunu, şehirde bir çok resmi galeri ve bir de zengin sayılabilecek bir arkeoloji müzesi olduğunu,

Rabat’ın aynı zamanda bir festivaller şehri olup Mayıs ayındaki “Mawazine World Music Festival”, Haziran ayındaki “Uluslararası Alternatif Film Festivali” ve Kasım ayındaki “Plucked String Instrument Festival” inin bunlardan en önemlileri olduğunu,

Öğreniyorum.

Akşam saatlerinde otele ulaşıyoruz. Afrika kıtasının Avrupa’ya en yakın şehri Tanca’dayız. Gezginlerin görmesi gereken 50 yerden biri olarak anılan Tanca’ya ulaşır ulaşmaz kendimi İspanya’daymış gibi hissediyorum. 1913 yılında İspanyol işgaline uğrayan şehirdeki İspanyol Evleri ve halkın yaşam tarzı nedeniyle bu düşünceye sahip olduğumu düşünüyorum.


Fas’ın en önemli noktalarından birisindeyiz. Tam karşımızda Atlas Okyanusu ile Akdeniz’in birbirinden ayrıldığı Cebelitarık Boğazı var bulunuyor. İki kıta arası tam 14 kilometre.

Hep birlikte Malabata Feneri’ne (Cape Spartel) gidiyoruz. Burasının en önemli özelliği Atlas Okyanusu ve Akdeniz’den gelen suların bir araya gelmesine karşın karışmaması.

Daha sonra Herkül mağarasına giderek suların aşındırmasıyla meydana çıkan Afrika Haritası şeklindeki mağara ağzını görüyoruz. Burada mitolojik kahraman Herkül’ün yaşadığına inanılıyor.

İspanya’ya en yakın olan nokta olduğu için “Avrupa’nın giriş kapısı” denilen Tanca’dan İspanya’nın El-Ceziras şehri arasındaki deniz yolculuğunun 35 dakika olduğunu, Tanca’nın komşuları olan Septe ve Melilla şehirlerinin Fas topraklarında olmasına karşın İspanya’ya ait bulunduğunu, Ortaçağın en büyük seyyahlarından İbrâhîm Tancî(İbni Batuta) Tanca şehrinde doğduğunu öğreniyorum.

Tanca'nın eski yerleşim alanı olan Medine bölgesini geziyoruz. Öğle yemeğinde Kuskus var. Yemekten sonra yola düşüyoruz. Önce Meknes’e uğrayacağız. Akşam ise Fes’te olacağız.


9 Ağustos 2012 Perşembe

ÇİN'İN FARKLI ŞÖLEN ŞEHRİ ŞANGAY...

Sabah kahvaltımızın ardından Çin’in en hareketli şehri olan Şangay’a uçuyoruz. Şangay Çin’in ticari merkezi ve “Doğu’nun Paris’i” olarak biliniyor. Ayrıca, 19 milyona yaklaşan nüfusuyla dünyanın en büyük şehirlerinden bir tanesi. Yılllar önce geldiğimiz Şangay’ı tanıyamıyorum.Büyük gökdelenler ve alışveriş merkezleri her tarafı sarmış yine. İlk olarak otobüsümüzle deniz kenarında “Bund” olarak bilinen hareketli rıhtımda bir gezi yapıyoruz. Burası eski ve yeninin, doğu ile batının garip bir karışımı olarak karşımıza çıkıyor. Koloniyel tarzda inşa edilmiş iş merkezlerinin, neoklasik kubbelerin, Yunan tarzı sütunların ve Gotik kulelerin yer aldığı The Bund Bölgesini çok seviyorum.
Huangpu Irmağı şehri ikiye bölüyor. Nehrin sol tarafı Bund karşı tarafına ise Pudong denildiğini öğreniyoruz. Şehrin tüm gökdelenleri adeta Pudong bölgesinde yer alıyor.

Nadir bulunan beyaz yeşim taşından yapılma iki tane Sakyamuni Buda Heykelinin bulunduğu Jade Buda Mabedini ziyaret ediyoruz. Bu heykellerin birinde Buda’nın otururken ve diğerinde ise uzanırken betimlendiğini ve yeşim taşından yapıldıklarını fark ediyoruz. Tapınakta sunağın hemen arkasındaki üç boyutlu duvar resmi ilgimizi çekiyor.

Ülkenin en ünlü alışveriş caddesi olan Nanjing Caddesinden geçiyoruz. İnsanalar üst üste. Hiçbir caddede böyle bir kalabalık görmediğimi düşünüyorum.

Steven Spielberg’in “Güneş İmparatorluğu” filminin bazı sahnelerinin çekildiği Peace Hotel’i görüyoruz. Renmin Guangchang’a yani Halk Meydanına geliyoruz. Burası harika bir meydan.Tüm görkemiyle Büyük Tiyatro karşımıza çıkıyor. Şanghay Şehir Planlama Sergi Sarayı ve Şanghay Şehir Müzesini fark ediyoruz. Yarın Şangay Şehir Müzesini göreceğiz.

Şehrin bu bölgesindeki bu binası olan 333.3 metre yüksekliğindeki Shimao Uluslar arası Plaza’yı görüyoruz.

Şimdi yemek zamanı. Yemek sonrası Akrobasi Show’una gidiyoruz. Özellikle motorsiklet gösterisine hayran kalıyor ve bu gösteriyi nefeslerimizi tutarak izliyoruz.

Otelimiz Shangai Penta Hotel. Çok merkezi. Otelimize yerleştikten sonra dolaşmaya başlıyoruz. Otelin yakınında bir park fark ediyoruz. Parkta Çin’lilerin çalan müziğe eşlik ederek dans ettiklerini görüyoruz. Kim tutar bizleri. Bizlerde onlara katılıyoruz.

Sabah kahvaltımızın ardından Şangay Müzesine gidiyoruz. 1952 yılında kurulan beş katlı binanın yüksekliğinin 29.5 metre olduğunu ve binanın gemi şeklinde tasarlandığını öğreniyoruz. Müzenin zemin katında taş ve bronz heykellerin, 1.Katında Seramiklerin, 2.Katında resim ve kaligrafi çalışmalarının, 3.Katında yeşimler, sikkeler ve mobilyaların sergilendiği salonları geziyoruz. Bol bol fotoğraf çekiyoruz.

Çıkışta rotamızda Çin’in en ünlü bahçesi olan Yuyuan Bahçesi keşif durağımız oluyor. Ming hanedanı döneminde 1577 yılında yapılan bu bahçe 5 dönüm büyüklüğünde. Bahçeye girer girmez mimarisine ve peyzaja bayılıyoruz. Kapıdan girince  yapay kayalık alan karşımıza çıkıyor. 14 metre yüksekliğindeki kayaların pirinç tozu ve kireç kullanılarak oluşturulduğunu, bahçe sahiplerinin bu kayalık alandan manzara seyrettiklerini öğreniyoruz.

Rehberimiz bahçenin 6 bölümden oluştuğunu söylüyor. Şimdi şanslı anlamına gelen ve misafirleri ağırlamak için kullanılan Sansui Hall ‘deyiz.Çıkışta gölet görüyoruz. Gölette yüzlerce kırmızı ve sarı renkte balık var. Parmağımızı uzatır uzatmaz yem vereceğimizi düşünerek geliyorlar. Noel Pavilion ve Wanhua Odası bölümündeyiz. Avluda 2 tane ağaç dikkatimi çekiyor. Ağaçların önündeki yazıdan birinin 70 metre,diğerinin 21 metre boyunda Maidenhair Ağacı olduğunu ve 400 yıl önce dikildiklerini okuyorum. Doya doya bahçeyi geziyoruz. Bol bol fotoğraf çekiyoruz. Çin mimarisine ve bahçelerine hayran olmamak mümkün değil. Bahçeden çıkar çıkmaz alışveriş alanlarıyla karşılaşıyoruz. Çin’liler yanınıza gelerek Rolex saat veya ünlü markaların çantalarının olduğunu söylüyorlar. İlgilenir görürlerse de sizi bırakmıyorlar. Evet derseniz izbe yerlerde bulunan bir binaya götürülüyorsunuz. Burada en ünlü markaların taklitleri var. Artık iş size kalmış. Çok pazarlık etmeniz gerekiyor.Akşamın geç saatlerine kadar alışveriş için süremiz var. Buluşma sonrası yemeğe gidip otele dönüyoruz. Bu akşam yine dün akşam gittiğimiz parka giderek dansa devam diyoruz.

Sabah otelimizden ayrılıyoruz. Ancak uçağımız 22.45 de. Dolayısıyla keşif devam ediyor.

Pearl TV Kulesindeyiz. 468 metre yüksekliği ile Asya kıtasının birinci dünyanın üçüncü büyük kulesi olan kulenin en üst noktasına çıkıyoruz. Şangay ayaklarımızın altında harika görünüyor.. 263 metrelik bölümden 259 metrelik bölüme indiğimizde ayağımızı bastığımız yerin tamamen camdan olması nedeniyle bir an içimiz ürperiyor. Bazılarımız cam üzerinde yürümeye çekiniyor. Bol bol fotoğraf çekiyoruz.Adrenalin yüklü güzel dakikaların da sonuna geliyoruz.

Otobüsümüzle Pudong Bölgesinde dolaşıyoruz. Rehberimiz burasının Pudong Kalkınma Bölgesi olarak anıldığını söylüyor. 429 metre yüksekliğindeki Jinmao Plaza’nıon 88 katlı olduğunu öğreniyoruz. Gökdelenler görsel bir şölen sunuyorlar adeta bizlere.

Hava kararıyor. Yanan ışıklar ile Şangay’ın muhteşemliğini bir kez daha yaşıyoruz.

Çin Halk Cumhuriyeti her geçen çok hızlı değişiyor. Bu değişim karşısında gördüklerinize inanamıyorsunuz. Çin büyük bir değişim içerisinde yollar, binalar, insanlar, araçlar aklınıza gelebilecek her şey değişiyor. Geçmişte her yer bisiklet dolu iken şimdi bisiklet yok denecek kadar az. Gençler harika bir eğitim alıyorlar. Çin’liler arık kendilerine bakıyor. Çin’li kadınlar çok bakımlılar.

Çin insanı sevgi dolu. Hiç kötü bakışlı Çin’li görmüyorsunuz. Çin bir masal, bir efsane gibi. Yazımın bu bölümünde yazdıklarımdan bir şey anlamadığınızı ve bir şeyler hissetmediğinizi biliyoruz. O nedenle de Çin’i görmeniz gerekir diyorum. Hem de Çin’i görmek için çok vakit geçirmemenizi öneriyorum.

Havaalanına geliyoruz. Çok yorgunum. Uçağa biner binmez gözlerimi kapatıyorum.

Gözümün önüne Çin insanının yüzü, yaşamı, evlerin sarı çatıları, ejderhalar, kırmızı renkler, trafik karışıklığı, Çin Seddi, Terra Cotta askerleri, Guilin, Mao geliyor. Harika bir müzik aletinin çıkardığı eşsiz melodi gibi kulaklarımda bir şarkı duyuyorum.

Gözlerimi açıyorum. İstanbul Atatürk Havaalanındayız.

8 Ağustos 2012 Çarşamba

DOĞA SANATLARI SARAYI GUİLİN...

Uçağımız Guilin’de Liangjiang Havaalanına iniyor. Yerel rehberimizle buluşup şehre doğru yol alıyoruz. O da ne? Çift şeritli yolun orta refüjü 3-4 araç geçebilecek büyüklükte ve rengarenk çiçeklerle donatılmış. Adeta bir sanat eseri. Git git bitmiyor. Şehre kadar bize eşlik eden bu şahane manzara karşısında hepimiz etkileniyoruz. Şehre doğru yol alırken Guilin’i sevmeye başlıyoruz.

Guilin Vietnam sınırında ve tarçın ormanlarıyla meşhur bir şehir. Yemek öncesi Reed Flute Mağarasına doğru yol alıyoruz. Şehir çok düzenli.Burada Pekin ve Xian’daki gibi trafik karmaşası, kuralsızlık ve kalabalık yok. Her yer sakin ve düzenli.

Mağaraya ulaşmak için önce tırmanıyoruz. Bu tırmanışlar hızımızı azaltıyor. Mağaradaki kaya oluşumları dikkatimizi çekiyor. Mağaranın içerisindeki aydınlatmaya hayran oluyoruz. 2 saate yakın mağarada hem geziyor, hem fotoğraf çekiyor hem de serinliyoruz. Bu kireçtaşı mağarasının yaklaşık 180 milyon yaşında olduğunu öğreniyoruz. Doğa Sanatlarının Sarayı olarak nitelendirdiğim mağaradan çıkıyoruz. Kireçtaşının muhteşem oluşumlar yarattığı şölenden hepimiz fazlasıyla mutluyuz.

Çıkışta bir efsaneye göre, girişinde bulunan sazlıktaki kamışlardan flüt yapıldığına inanıldığı için mağaraya Sazlık flütü ismi verildiğini öğreniyorum. Çıkışta flüt satıcıları etrafımızı sarıyor. İnişimizde manzaralı ve görsel yönden çok zengin.

Karnımız acıktı. Doğru yemeğe gidiyoruz. Yemek sonrası Guilin şehrinin sembolü Elephant Trunk Tepesine doğru yol alıyoruz. Tepeye ulaştığımızda tepenin bir filin su içiyor şeklinde görüntüde olduğunu fark ediyoruz. Filin gövde altındaki yuvarlak boşluğu nedeniyle filin suda yüzüyor gibi göründüğünü düşünüyorum.

Sonradan efsaneye göre bir filin burada su içerken bıçaklanarak öldürüldüğünü öğreniyorum. Bol bol fotoğraf çekiyoruz.

Dönüşte resimlere konu olan ünlü manzaraları görebilmek için Fubo Tepesine çıkıyoruz. Her ne kadar zirveye tırmanmak yorucu da olsa zirveye varınca iyi ki çıkmışız diyoruz. Nehrin,dağların ve şehirdeki yapıların oluşturduğu muhteşem manzarayı seyrediyoruz.

Akşam yemeği sonrası otelde havuza giriyoruz ve sonrasında şehrin gece keşfi için Guilin sokaklarına çıkıyoruz. Otelimiz çok merkezi konumu olan Bravo Hotel. Yakınımızda açık gece pazarını buluyoruz ve saatlerce pazarın keyfini çıkarıyoruz.

Sabah Li Nehri gezimiz için otelden ayrılıyoruz. 1 saat otobüsle giderek limana varıyoruz. Burada bizi bekleyen tekneye biniyoruz ve gezimiz başlıyor. Sabah 09.30 dan 01.30 a kadar teknedeyiz.

Teknemiz güzel manzaralar eşliğinde ve nehir kıyısındaki yaşama tanıklık etmemizi sağlayarak ilerliyor.

Enfes manzaralarını tablolarda gördüğümüz ve böyle bir şey olamaz dediğimiz manzaranın içerisindeyiz şimdi.

Öğlen yemeğini teknede alacağız ve yemeğe kadar yukarıda fotoğraf çekiyorum. Nehir boyunca gür yeşilliklerle kaplı tepeleri görüyoruz. Çin’liler buraya boş yere cennetten sonra en iyi yer dememişler. Burası yüzlerce yıl şairler ve ressamlara konu olmamış.

Saat 01.30 da teknemiz Yangshuo’ya varıyor. Tezgahlarda el yapımı pek çok Çin motifli ürünlerin satıldığı küçük bir kasaba olan Yangshuo’yu da seviyoruz. Otobüslere binip Guilin’e doğru yol alıyoruz. Yarın sabah erkenden Doğa Sanatlarının Sarayı Guilin’e veda ederek Şanghay’a gideceğiz.

Şanghay’da görüşmek üzere.

7 Ağustos 2012 Salı

İLKLERİN İMPARATORU HUANG'IN TOPRAK ASKERLERİNİN VATANI XİAN...

Harika bir güne uyanıyoruz. Gerçi saat sabahın 5 i ama olsun. Kahvaltılarımızı kumanya olarak alıyoruz ve havaalanına doğru yola çıkıyoruz. Bavullarımız bizden önce alanda. Yorulmadan Xian’a hareket ediyoruz. Bir saat kırk dakikalık uçuş sonrası Çin’in eski başkenti ve İpek Yolu’nun doğudaki son noktası olan Xian’a varıyoruz. Alanda yerel rehberimiz bizleri karşılıyor. Uçak çok fazla rotar yaptı. O nedenle doğruca öğle yemeği için lokantaya gidiyoruz. Öğlen yemeğinde patates kızartmasına talep çok fazla. Yemeğimiz bitti şimdi keşif zamanı.

Hep beraber M.S. 1370 yılında inşa edilmiş olan antik Şehir Duvarlarını ziyaret ediyoruz. Chang Hanedanı döneminde, MÖ.194 yılında yapılan surlara hayran olmamak mümkün değil. Xian şehrinin tamamen surlarla kaplı olduğunu ve surların 25 kilometre boyunca devam ettiğini öğreniyoruz. Manzaraya hayran olmamak mümkün değil. Fotoğraf çekiyoruz bol bol.

Sırada M.S. 652 yılında yapılmış olan Büyük Vahşi Kaz Pagodası ziyareti var. Burası, Xuanzang’ın meşhur rahibi tarafından Hindistan’dan getirilen büyük miktardaki Budist metinlerini barındırıyor. Tapınağın önünde Keşiş Xuanzang’ın heykelini görüyoruz. İçeriye girdiğimizde sıcağın artması nedeniyle kendimizi güneşten korumanın yollarını arıyoruz. Tang İmparatoru Gaozong öldüğünde oğlu imparator Zhongzong tarafından babası onuruna yaptırılan bu tapınakta Budist rahiplerle fotoğraf çektiriyoruz.

Akşam yemeği öncesi otelimize gidiyoruz ama dinlenme fırsatımız fazla olmuyor. Otelimizin adı Jianguo Hotel.Seyahatimizin her dakikası fazlaca dolu. Akşam Çin Mantısı eşliğinde Tang Hanedanı Show’unu izliyoruz. O renkler ve kostümler. Görsellik harika. Mantı ise enfes. Gözümüz,ruhumuz midemiz ziyafetten fazlaca nasibini alıyor.

Akşam otele gittiğimizde okumaya başlıyorum. Okuduklarımdan;

Xian’ın Çin’ce isminin Pinyin olduğunu, başkent olduğu dönemde dünyanın en büyük şehri olarak kabul edildiğini,

Tarihi İpek Yolunun başlangıcı olması nedeniyle eski dönemlerde herkesin bu şehre geldiğini, imparator tarafından beğenilmek için ressamlar, şairler, edebiyatçılar, aşçıların sürekli biribirleriyle yarıştıklarını, bu nedenle de şehirde kültürün çok geliştiğini,

Öğreniyorum.

Yine dolu geçecek bir güne uyanıyoruz.

Toprak Askerler ya da Terrakotta Ordusunu görmeye gidiyoruz.

1974 yılında bir köylünün tesadüfen bulduğu ilk Çin İmparatoru Qin Shi Huang’ın mezarı ve mezarı koruduğuna inanılan asker ile at heykellerinden oluşan Terrakotta Ordusunu görme heyecanı tüm grubumuzu sardı.

3 bölümden oluşan müzeye giriyoruz. İlk olarak 1 numaralı bölümdeyiz. Ön tarafta askerleri arkada ise savaş arabalarını görüyorum. Askerleri yüzlerindeki ifade birbirlerinden farklı. Heykelllerin yüzleri birbirine benzemiyor. Harika. Hepsi bir sanat eseri.

Burası çok büyük bir uçak hangarı gibi.Heykellerin açık havada bozulması nedeniyle bu yapının inşa edildiği söyleniyor. İçeride Terrakotta Askerleri orijinal savaş düzeninde sıralanmışlar(Heykelerin bir bölümü burada bulunmaktadır. Bu konuda Meraklısına Not kısmını okumanızı tavsiye ediyorum).

Yürürken daha dikkatli bakıyorum. Her savaşçının sadece yüz ifadesi değil saçları,şapkası,bıyığı,kıyafeti de birbirinden değişik. Bu durum esasında bizlere eserlerin her birinin ayrı ayrı yapıldığını, fabrikasyon bir imalat olmadığını gösteriyor.

1 numaralı bölümden çıkarak 2 numaralı bölüme giriyoruz. Bu bölümdeki kazıların halen devam ettiğini fark ediyoruz. 89 savaş arabasını çeken 356 at, 116 binek atı ve 900 asker heykelini görüyoruz. Heykellerin esasında renkli olduğunu ancak havayla temas sonucunda renklerin renklerin varlığını muhafaza edemediğini öğreniyoruz.

Şimdi 3 numaralı binadayız. Burada, savaş kıyafetleri giymiş ve komutan düzeyindeki 68 heykel görüyoruz.

Üç bölümden toplam 8000 den fazla asker-at-savaş arabası, silah çıkarıldığını öğreniyoruz. Alanı gezmek üç saatimizi alıyor. Sıcağa rağmen yorulmuyoruz(Meraklısına Not: UNESCO Kültür Mirasları listesinde bulunan Terra Kotta askerleri, 1970'li yıllarda ilk kez bölgede süren kuraklık sırasında kuyu açmak üzere çalışan 4 işçi tarafından bulundu ve önceden hakkında kesin bilgi olmayan yer altı ordusunu ortaya çıkarmak için arkeolojik çalışmalar başlatılmıştır.

Askerler ve mezar bölgesinin keşfini müteakip başlatılan çalışmalar bu askerlerin sıradan toprak asker ve heykeller olmadığını da ortaya çıkarmıştır. Zira yaklaşık 8 bin kişilik olduğu tahmin edilen dev yer altı ordusunun dönemin silahları, topraktan atları ve diğer araç ve gereçleriyle birlikte gömüldüğü ortaya çıkarılmıştır. Terra Kotta'ların en büyük ve şaşırtıcı özelliklerinden birisi her birinin yüzünün farklı olarak yapılmasıdır. İmparatorun ordusunda bulunan binlerce askerin heykeli, kıyafetlerinden ten rengine kadar, yüzleri bire bir taklit edilerek yapılmıştır. Halen küçük bir bölümü gün ortaya çıkarılan askerlerin tamamı, heykellerin kimyası halen çözülemediği için gün yüzüne çıkarılmamaktadır. Bunun başlıca nedeni heykellerin bir hafta içinde orijinal hallerini kaybederek toprak rengine dönüyor olmalarıdır.

Dev yer altı ordusundan bugüne kadar iki bin civarında askerin gün yüzüne çıkarıldığı, ancak boya ve renk hususunun hala gizemini koruması nedeniyle 6 bin civarındaki askerin yerleri tespit edildiği halde gün yüzüne çıkarılmadığı belirtilmektedir. Terra Kotta askerlerinin halen üç ayrı çukurda sergilendiği belirtilirken çukurlardan en büyüğü ağırlıklı olarak piyade askerlerin heykellerinden oluşan 1. Bölümdür. Bu gizemli ordu ayrıca sıradan bir şekilde dizilip, gömülmemiştir. Farklı rütbelerde ve sınıflarda olan askerler dönemin en ileri savaş nizamına ve stratejisine uygun şekilde, savaş meydanında savaşa hazır konumda durmaktadır.

Ordu, okçu birlikleri ile öncü, orta ve arka birliklerin yanı sıra destek birimlerinden oluşmaktadır. Çukurların birinde de imparatorun merasim taburu kendi düzeni içinde bulunmaktadır. Askerlerin yanında döneme ait 10 bin civarında bronz silah da durmaktadır. Dev yer altı ordusu bir define olarak nitelendirilmekte ve içerisinden çıkan unsurlarla o dönemin teknoloji, sanat ve kültür dünyasına ışık tuttuğu belirtilmektedir. Terra Kotta savaşçıları olarak da adlandırılan askerlerin ellerinde savaş öncesi hazır durumda tuttukları silahlarla gömüldüğü, silahların gerçek ve bronzdan olması nedeniyle günümüze kadar bozulmadan ulaşabildiği ifade edilmektedir.

Toprak askerlerin yapılış tekniği de dönemin teknolojisinin ne kadar ileride olduğunu gösterdiğine dikkat çekmektedir. Her bir asker ve atın kile şekil verilmek suretiyle yapıldığı, ardından heykellerde açılan bir delikle 300 ile 900 derece arasında fırınlandığı belirtilmektedir. Uzmanlar,deliklerin yüksek sıcaklıklarda çömleklerin patlamaması için açıldığını ve daha sonra kapatıldığını ifade etmektedirler.

İmparatorun mezarı ve Terra Kotta askerleri günümüzde hala gizemini koruyan dünyadaki eşsiz eserlerden biri olmasının yanı sıra yapılışındaki gizemleri ve azametiyle de ilginç bir hikayeye sahiptir. Tarihçiler, Terra Kotta'ların M.Ö. 210 yılında yapıldığını savunmaktadırlar. Çin'de "ilklerin imparatoru" olarak bilinen Çin Şı Huang, dönemin Cao beyliğinde doğmuş ve birçok beylikten oluşan tüm coğrafyadaki Çin uluslarını ilk kez birleştirerek tek devlet adı altında toplayan imparator unvanı alan ilk lider olarak tarihe geçmiştir. İmparatorun Çin'in 13 yaşında tahta geçtiği, aynı zamanda Çin Seddi'nin inşasını da başlatan imparator olduğu belirtilmektedir. Yapımında 700 bin civarında işçinin çalıştığı dev mezar 37 senede yapılmıştır. Bölgede 600 civarında yer altı ordusunun bulunduğu bunlardan 25'inin açıldığı tespit edilmiştir. Açılmayan birçok çukur hala gizemini korumaktadır. Açılan bazı çukurlar ise dev odalardan oluşmaktadır. Çukurların boş olma nedeninin imparatorun ani bir hastalıktan ölümü nedeniyle projesini tamamlayamaması şeklinde açıklanmaktadır.

Bu dev mezarı ve yer altı ordusunu yaptıran imparatorun o dönem çalışan tüm işçileri ya yaktırarak ya da kendisiyle beraber gömülmek üzere öldürttüğü de anlatılmaktadır.

İmparatorun mezarı yerin 36 metre altında bulunmaktadır ve bu ordunun öldükten sonra kendisini koruyacağına inandığı kaydedilmektedir).

Öğle yemeği için Müzeden ayrılıyoruz. Yemek sonrası hep beraber Çin’in en büyük camisi olan ve mimarisi ile hepimizin ilgisini çeken Büyük Cami’ye (Daqingzhensi) gidiyoruz. Cami'nin 742 yılında yapıldığını öğreniyoruz. Cami Çin mimarisinin tüm özelliklerini taşıyor. Burası bir külliye gibi yapılmış. Caminin minaresi 3 şerefeli. Halen ibadete açık olduğunu görüyoruz . 1000 kişinin aynı anda ibadet edebileceğini öğreniyoruz. Şahane eserden çıkıp alışveriş için mola veriyoruz. Akşam saatlerinde buluşarak yemeğe oradan da otele dönüyoruz. Yarın sabah erkenden Guilin’e yolculuk var.

Bakalım Guilin’de bizleri neler bekliyor. Guilin’de görüşmek üzere.

6 Ağustos 2012 Pazartesi

MAO " ÇİN SEDDİNE ÇIKMAYANLAR GERÇEK ADAM SAYILMAZ" DEMİŞ... ASLINDA DOĞRUYU DA SÖYLEMİŞ...

Nasıl sevinçli olmayalım ki? Efsane Çin Gezimiz başlıyor. 1 sene önceden planlayarak programını oluşturduğum seyahatimiz Türk Havayolları'nın TK 20 sayılı seferiyle saat 00.35'de Pekin'e uçuş ile başlıyor. Enerji ve neşe doluyuz. 9 saat süren yolculuğumuz sonrasında yerel saatle 14.00'da Çin Halk Cumhuriyeti’nin başkenti Pekin’e varıyoruz(Meraklısına Not: Türkiye ile Çin arasında 5 saat fark vardır ve Çin saati Türkiye saatinden 5 saat ileridedir). İndiğimiz havaalanı Asya’nın en işlek dünyanın ise 2. En işlek havaalanı. Varışın ardından bizi bekleyen yerel rehberimiz ile buluşarak otobüsümüze yerleşiyoruz. Valizlerimiz ayrı bir otobüsle gidiyor. Otelimizin adı Mercure Downtown. Pekin’in merkezi otellerinden. Otele yerleştikten sonra akşam yemeği için çıkıyoruz ve Çin Mutfağını keşfe başlıyoruz.Yemek sonrası otele dönüp dinlenelim diyoruz. Zira yolculuğumuz başlayalı nerede ise saat farksız bir gün oldu.

Sabah kahvaltısıyla güne başlıyoruz. Kahvaltı sonrasında otobüsümüze binerek ilk olarak Tiananmen Meydanına oradan da Yasak Şehre gideceğiz. Öğle yemeğini yerel bir restoranda yedikten sonra eski adı Temiz Dalgalar olarak bilinen Pekin’de en iyi muhafaza edilmiş kral bahçelerinden biri olarak kabul edilen Yazlık Sarayı ziyaret edeceğiz. Yani çok gezeceğiz ve yorulacağız. Diğer isimleri,Pinyin, Per ve Beijing olan Pekin o kadar büyük ki yorulmamak mümkün değil. Eğer bir gün Pekin’i gören bir dostunuzla karşılaşır ve size “Ben Pekin’de hiç yorulmadım ki.” Derse bilin ki Pekin’i layıkiyle gezmemiştir.

Yola çıkar çıkmaz trafik dikkatimizi çekiyor. Otobüsler, kamyonlar ve bisiklet ve motorsikletler. Kuralsız bir şekilde seyrediyorlar.

Tiananmen Meydanındayız. Esasında bu meydana gelerek şehrin tam ortasına da ulaşmış oluyoruz. Zira, meydan tam şehrin göbeğinde yer alıyor. Tiananmen’in anlamı Çin'ce de “Dünyada Barış Yapma Kapısı ” imiş.

Dünyanın en büyük meydanındayız. Burası 40 hektarlık bir alan. 1 milyon kişiyi alacak kapasitede.

4 Haziran 1989 yılında bu meydanda toplanan Çin’liler ile dünyayı adını duyuran meydan şehrin en bilinen ve en önemli yeri. Çin’liler için bu meydana gelerek fotoğraf çektirmek ve çekilen bu fotoğrafı çerçeveleterek evlerinin görünen yerine asmak çok önemli. Kültür Devrimi yıllarında Çin Halk Cumhuriyeti Kızıl Ordusu geçit törenlerine, 1989 yılındaki öğrenci olaylarında ise yaklaşık 1 milyon insanın toplanmasına ve Çin ordusunun müdahalesine tanıklık eden bu meydan şimdi PEKMEZCİ Gezi Grubumuzun ziyaretine tanıklık ediyor. Ne kadar heyecan verici değil mi?

Yürürken karşıda Başkan Mao Zedong’ın Anıt Mezarını görüyorum. Meydan aynı Moskova Kızıl Meydan gibi. Orada da Lenin’in Mozolesi olduğu aklıma geliyor(Meraklısına Not: Mao Zedong Çin Halk Cumhuriyetinin kurucusudur ve ülkeyi , yaklaşık 27 yıl yönetmiştir.Mumyalanmış bedeninin bulunduğu anıt mezarı Tiananmen Meydanındadır).

Anıt Mezarın ziyaretinin mümkün olduğunu ancak çok sayıda Çin’linin ziyaret etmek istemesi nedeniyle saatler süren kuyruklar oluştuğunu öğreniyorum.

1958 yılında yapılan Halk Kahramanları Anıtı önündeyiz. Dikilitaş şeklinde olan ve granitten yapılan 38 metrelik anıt önünde fotoğraf çektiriyoruz. 38 metre yüksekliğindeki anıtın 1989 yılındaki demokratikleşme hareketleri sırasında halkın buluşma merkezi olduğunu öğreniyorum.

Meydan öylesine büyük ve uçsuz bucaksız ki her yer bize hem yakın hem çok uzak geliyor. Meydanda çok sayıda bina var. 1958-1959 yılları arasında devrimin onuncu yıl dönümü anısına yapılan on büyük binayı fark ediyorum. 

İşte Ulusal Halk Meclisinin toplandığı Ulusal Halk Sarayı, arkasında Titanyum ve camdan yapılmış dev kubbeli Büyük Çin Ulusal Tiyatrosu, Çin Ulusal Müzesi, Çin Tarih Müzesi ve Çin Devrim Müzesi.

Tiananmen Meydanındayız. Sıcak ve rutubet bizleri ilk günden pes ettirecek mi sorusunu sormaya başladık birbirimize. Yılmayız biz ne sıcaklar, ne soğuklar, ne yağmur ve fırtınalar yaşadık. Yıldık mı hiçbirisinden?

Tiananmen Meydanından çıkarak Yasak Şehir’ e doğru yürüyoruz. Biraz önce uzaktan gördüğümüz giden yola açılan kapı var. Kapının üzerinde Mao’un portresi bulunuyor. Bu kapıya “Göksel Huzur Kapısı” denildiğini, Çin Halk Cumhuriyetinin kuruluşundan itibaren Mao Zedong’un 1.5 ton ağırlığındaki portresinin burada asılı olduğunu, her yılın 1 Ekim günü portrenin yenisiyle değiştirildiğini(Meraklısına Not: 1989 yılında 3 Çin’li genç Mao’nun burada bulunan resmine yumurta atarken yakalanmışlar ve 17 yıl cezaevinde kaldıktan sonra 2006 yılında serbest bırakılmışlardır).

Yasak Şehir’deyiz. Burası da çok büyük bir alana yayılmış. 70 hektara yayılmış alanda saraylar, avlular ve bahçeler var. 500 yıl boyunca bu bölge halka kapalı tutulduğu için adı Yasak Şehir olmuş. Ama burasının esas öneminin girmesinin yasak olduğu kadar çıkmasının da yasak olmasından kaynaklandığını, imparatorun izni olmadan buraya giriş ve çıkışın yasak olduğunu öğreniyorum.

Gezdiğimiz alan dünyadaki en büyük saray kompleksi. Sarayda 9999,5 oda bulunuyor. Peki neden 10.000 değil de 9.999,5 oda. Zira Çin’lilere göre sadece cennette 10.000 oda bulunuyor. Sarayın duvarları kırmızı. Çatıları ise sarı. Sarının İmparatorluk rengi olduğunu ve İmparatorluk ailesine mensup olmayan kişilere yasak olduğunu öğreniyorum.Binaların çatısında ejderha heykelciklerini görüyorum.

700 yıl boyunca 24 imparator ve ailesinin yaşadığı Yasak Şehirde dolaşıyoruz. Severek izlediğim Son İmparator filmine set olmuş Yasak Şehir (Meraklısına Not: Son İmparator 1987 A.B.D yapımı Oscar ödüllü filimdir.Çin hanedanı Qing'in son Hakanı Puyi'nin yaşam öyküsünü konu almaktadır. Mark Peploe ve Bernardo Bertolucci tarafından yazılan Bertolucci tarafından yönetilen bu filmle ilk kez Çin hükümeti Yasak Şehir'de film çekimine izin vermiştir).

1420 ile 1644 yılları arasında Ming Hanedanının yaşadığı, 1860 yılında İngiliz ve Fransızların işgaline uğrayan son Çin İmparatoru Puyi’nin 1911 yılında ülkeden gönderildiğinde de kapatılarak Kamuya devredilen Yasak Şehrin 1987 yılında UNESCO tarafından Dünya Kültür Mirası Listesine dahil edildiğini öğreniyorum.

Yasak Şehir çevresinde toplam 5 kapı olduğunu, Şehrin ana giriş kapısı olan Meridyen Kapısından geçtikten karşımıza ikinci bir kapı çıkıyor. Burası Büyük Uyum Kapısı. Kapının yanlarında bronz aslan heykellerini görüyoruz. Karşımıza 3 tane saray ve avlu çıkıyor. Buradaki 3’ ün önemini anlatıyor Çin’li rehberimiz. Üçün Buda’yı ve Taocu üç saflığı simgelediğini öğreniyorum. İlk sırada yer alan Büyük Uyum Sarayı, ikinci sırada yer alan Orta Uyum Sarayı ve 3. Sırada yer alan Uyumu Koruma Sarayını geçiyoruz. İmparatorluk bahçelerine geliyoruz. Taş döşemeler hepimizin dikkatini çekiyor. Yasak Şehirden Kutsal Savasçı Kapısını kullanarak çıkıyoruz. Karnımız acıktı ve lokantamıza giderek Çin yemeklerini keşfe devam ediyoruz.

Yemek sonrası önce İnci satış mağazasına oradan da 12. yüzyıldan kalma Yazlık Saraya doğru gidiyoruz. Burası Pekin'de görmemiz gereken en önemli yerlerden. UNESCO'nun koruma altına aldığı Yazlık Sarayın Çin'in en büyük imparatorluk bahçesi olduğunu öğreniyoruz. Çin mimarisinin doğal ortamla bütünleştiği bahçede suni bir göl bulunuyor. Suni de olsa bahçe Kunming Gölü'nün kıyısında olması nedeniyle harika bir manzarayla bizi karşılıyor. Bir zamanlar Qing Hanedanının yazlık konutu olarak kullanılan sarayın bahçesinde uzun bir koridor bulunuyor. Koridorda yürürken Çin mitolojisinden sahnelerle karşılaşıyoruz.

Yorulduk. Hep beraber oturuyoruz. Şarkılar söyleyerek çoşuyoruz. Gezelim Tozalım programının yapımcısı ve sunucusu sevgili dostumuz Gafur UZUNER ile ressam arkadaşım sevgili Hüseyin YILDIRIM program için çekim yapıyorlar. Çok keyifli dakikalar geçiriyoruz. Akşam yemeği sonrası yorulanlar otele dönüyor. Biz ise Pekin’in gecesini yaşamak üzere yollara düşüyoruz.

Otele geldiğimizde yorgunum ama okumam gereken notlar var.

Akşam yatmadan önce elimdeki notları okuyorum.

Okuduklarımdan;

Çin'in 5000 yıl geriye uzanan bir yazılı tarihi olduğunu,

Günümüz medeniyetinin temel taşlarını oluşturan kâğıt, barut, pusula ve matbaacılık gibi pek çok buluşun kökenlerinin Antik Çin medeniyetine dayandığını,

Çin Halk Cumhuriyeti’nin son yıllarda, yapmış olduğu atılımlarla ve politikalarla, dünyanın en önemli ekonomik güçlerinden biri haline gelmeye başladığını,

2020'lerde Çin Halk Cumhuriyeti'nin dünyanın en zengin ekonomisi olacağının öngörüldüğünü,

Dünyanın alan olarak en büyük dördüncü ülkesi olan Çin Halk Cumhuriyetinin yaklaşık 1.5 milyar nüfusuyla dünyanın en kalabalık ülkesi olduğunu,

Dünya nüfusunun yaklaşık altıda birinin Çin Halk Cumhuriyetinde yaşadığını,

Binlerce yıl süren hanedanlar yönetiminin milliyetçilerin 1912'de yönetimi ele geçirmesi ile son bulduğunu, 1949'da milliyetçileri yenmeyi başaran Komünist Çinlilerin Mao liderliğinde ülke yönetimini ele geçirdiklerini,

Mao’nun sosyalist bir devlet kurmak için çalışmaya başladığını, Stalin'in ölümüyle ülkede bir süre daha özgürlükçü bir atmosferin hakim olduğunu,

Zamanla eleştirilere kapalı ve birleştirmeyi öngören düzenlemeleri büyük başarısızlığa uğrayan Mao’nun politik açıdan zor durumda kaldığını, bu başarısızlığın 1960'larda partinin Maoistler ve pragmatistler olarak ikiye ayrılmasına neden olduğunu,Mao’nun aktif siyasetten çekildiğini,

Daha sonra, Mao’nun ordu tarafından desteklendiğini, bu nedenle "kültürel devrim" adıyla yeni bir dizi çalışmayla politik hayata aktif olarak geri döndüğünü, zamanla çevresindeki hemen herkesle arası açılsa da, 1976 yılında ölene kadar kültürel devrimine devam ettiğini,

Mao’nun kültürel devrim üzerine düşüncelerini "Küçük Kırmızı Kitap" başlığıyla yayınladığını,bu kitabın ordunun da desteğiyle kısa sürede milyonlarca çoğaltılarak halka dağıtıldığını, kapitalizmi seçen herkese karşı bir çeşit savaş açan Mao’nun edebiyat ve sanat alanında da yoğunlukla propaganda içerikli sosyalist gerçekçilik akımını savunduğunu,

Mao’dan sonra Zhou En Lai’nin başbakan olduğunu, Zhou’nun 8 Ocak 1976 tarihinde 78 yaşında öldüğünde Çin Komünist Partisi içinde "ılımlılar" ve "radikaller" olmak üzere iki kutup oluştuğunu, radikalleri 82 yaşındaki Mao Zedong'un eşi Chian Chin’in yönettiğini, Chou ölünce, Başbakanlığa Deng Şaoping'in gelmesi beklenirken Hua Kuo-Feng’in Başbakan olduğunu, Mao 9 Eylül 1976'da 72 yaşında ölünce eşi Chiang’in yönetiminde etkinliğini devam ettirmek istediğini, ancak Başbakan Hua’ın, hem parti başkanlığını ve hem de Askeri Komite Başkanlığını ele geçirdiğini ve Mao'nun eşi ve üç taraftarını tutuklandığını, bu şekilde radikallerin kaybettiğini,

Çin Milli Kongresinin Şubat 1978'de, 1985 yılına kadar gerçekleştirilecek "Dört Modernizasyon Programı"nı kabul ettiğini, bu program ile; tarım, endüstri, bilim, teknoloji ve savunma alanlarının, 1985'e kadar çağdaş şartlara kavuşturulmasının öngörüldüğünü, programın maliyetinin 600 milyar doları bulması nedeniyle Çin'in yabancı sermaye teminine yöneldiğini, Komünist Partinin Mart 1978'de Deng Şaoping'i Başbakan Yardımcılığına seçmesi sonucu Çin’in Japonya’ya yanaşarak iki devlet arasında Şubat 1978'de 60 milyar dolarlık bir ticaret antlaşması imzalandığını, bu anlaşma ile Çin ve Japonya arasında 1937'den beri devam eden savaş halinin de sona erdiğini,.

Ağustos 1978'de Çin ile Japonya arasında " Barış ve Dostluk" antlaşması imzalandığını, Ekim 1978'de de Deng Şaoping’in Japonya'yı ziyaret ettiğini,böylece, Mao'nun ölümünden iki yıl sonra Çin’in batıya açılmaya başladığını,1978 yılından itibaren de Amerika ile yakınlaşmaya başlayan Çin’in bu ülkeden silah satın alımını başlattığını, halk tarafından hoş görülmeyen bu ticaretin kızgınlık yarattığını ancak bir devrime yol açmadığını,

Öğreniyorum.

Uykum geldi. Yarın insanlık tarihinin en büyük yapıtlarından biri olan Çin’in simgesi Çin Seddi’ne yolculuğumuz olacak. Uzaydan görülebilen tek insan yapımı yapıt olan Çin Seddi insan emeğinin en hayret verici başarılardan birisi olarak kabul ediliyor. Çin Seddinden sonra her iki tarafında Ming Hanedanı’nın ölmüş imparatorları için inşa edilmiş olan mezarlıkları koruduklarına inanılan insan ve hayvan figürlerinin bulunduğu Kutsal Yol arasından geçerek Ming Mezarlarını ziyaret edeceğiz. Yani farklı bir kültürün heybetli yapıtlarıyla renkli bir gün yaşayacağız.

Sabah uyanır uyanmaz ayaklarımı hissedip hissetmediğimi kontrol edeceğim diye yattığımdan kalkınca ilk olarak kontrolü yaptım. Her şey yolundaydı.

Çin Seddine doğru hareket ediyoruz. 69 kilometre sonra bu efsaneyi göreceğim.Yolculuk başlar başlamaz görüntülerde değişiyor. Yol boyu bisikletleriyle yüklerini taşıyan Çin’li köylüler dikkatimizi çekiyor.

Çin’lilerin Çin Seddini yapma nedeni olarak çeşitli görüşler var. Bazıları Çin’liler Çin Seddini Türkler ve Moğollardan korunabilmek için yaptılar derken( ki Çin’liler bunu kabul etmezler), bazıları Çin’li yöneticiler ve imparatorların ülke halkının boş kalmaması ve kendilerine baş kaldırmaması için çalıştırılmak amaçlı bu yapının yapıldığını söylerler. Diğer bir görüş ise ülkenin tek bir yönetim altında birleşmesi sonucunda ülkeden kaçışların önlenmesi için bu duvarın yapıldığıdır.

Elimdeki notları çıkarıyorum. Okuyorum. Okuduklarımdan;

Çin Seddinin uzunluğunun 5.500 km. olduğunu,

Çin Seddinin günümüzde 2.414 kilometresinin görülebildiğini ve bunun Ming Hanedanı döneminden kaldığını,

Toplam 1 milyon insanın bu eser için çalıştırıldığını, yapıma başlanılan ilk yıllarda sadece suçlular, askerler ve kölelerden oluşan işçilerin 300 bininin çalışırken öldüğünü,

Duvarların içleri toprak ve küçük taşlarla doldurulan çuvalların büyük duvarlarla örülmesiyle yapıldığını,

Duvarların ortalama 6 metre yüksekliğinde ve 7 metre genişliğinde olduğunu,

Dünyanın en uzun savunma duvarı olan Çin Seddinden sonra dünyanın en uzun ikinci sur duvarlarının Diyarbakır’da olduğunu,

Çin Seddi’nin uzaydan görülebilen, insan yapısı tek mimari eser olduğu şeklinde görüşler olduğunu,

UNESCO Dünya Kültür Mirası Listesine alınan Cin Seddi’nin 7 Temmuz 2007 tarihinde “Dünyanın 8’nci Harikası” olarak kabul edildiğini (Meraklısına Not: Dünyanın Yedi Harikası, tamamı insanoğlu tarafından inşa edilmiş, olağanüstü antik yapı ve yapıtlardır. 7 Harika 1.Mısır Piramitleri,2.İskenderiye Feneri,3.Babil'in Asma Bahçeleri,4.Efes'teki Artemis Tapınağı,5.Olimpos'taki Zeus Heykeli,6.Kral Mausoleus'un Mozolesi,7.Rodos Heykeli’dir. Ayrıca, İsviçre merkezli "New7Wonders Vakfı", dünyanın yeni 7 harikasını belirlemek için başlattığı yarışmaya 21 finalist eser katılmıştır. Dünyanın dört bir yanından yaklaşık 100 milyon kişi cep telefonu ve Yeni Yedi Harika, New7Wonders.com adlı internet sitesinde 6 yıl boyunca oy kullanarak dünyanın yeni 7 harikasını seçmiştir. Oylama 7 Temmuz 2007'de (07/07/07) sona ermiş ve dünyanın yeni 7 harikası, Portekiz'in başkenti Lizbon'da ilan edilmiştir. Dünyanın yeni 7 harikası; Ürdün'deki Petra Antik Kenti, Çin Seddi, Brezilya'daki Kurtarıcı İsa Heykeli, Peru'daki Machu Picchu Antik Kenti, Meksika'daki Chichen Itza Piramidi, İtalya'nın Roma kentindeki Kolezyum ve Hindistan'daki Tac Mahal Anıtmezarı olarak açıklanmıştır).

Öğreniyorum.

Çin Halk Cumhuriyetinde bir söz vardır. Mao’nun ifade ettiği söylenir. “Çin Seddine çıkmayanlar gerçek adam sayılmazlar”.

Başlıyoruz Çin Seddine yürüyerek çıkmaya. Çin Seddi çok dik ve engebeli. Çıkması da çok zor. Ama kaçış yok. Tırmanacağız.

Tırmanıyoruz. Tırmanıyoruz bitiremiyoruz. Yorulunca merdivenlerde ya da duvarda oturup dinleniyoruz. Ama pes etmeden parkuru tamamlıyoruz. Manzara harika. Şaşırmamak ve hayret etmemek mümkün değil insanoğlu nasıl başarabildi diye.

Her çıkışın bir inişi var elbette ama bu iniş çok farklı. Oldukça zor geçen inişin ardından ter içinde buluşma noktasına ulaşıyoruz. Öğle yemeğine doğru yol alıyoruz.

Pekin’e dönerken yolumuzun üzerinde bulunan Çin tarihinde önemli bir yere sahip olan Ming Hanedanı'na ait olan Hanedanın 13 imparatorunun ihtişamlı mezarlarının bulunduğu Ming Mezarlarına doğru gidiyoruz.

Gideceğimiz bölgede Ming Hanedanlığı İmparatorlarının 13 mezarı bulunuyor. İmparator Zhu Di’nin ölümünden sonra gömülürken 16 cariyesinin de canlı canlı gömüldüğünü okuyorum ve tüylerim diken diken oluyor.

Otobüsten iner inmez şeftali satan köylüler etrafımızı sarıyor. Şeftaliyi özlemişiz ama nerede Bursa’nın yarma şeftalisi diyoruz.

Mezarları geziyoruz. Çıkışta hep beraber “Pekin Ördeği” yemeğe gidiyoruz. Sevmeyenimiz yok gibi. Pekin günlerimizin sonuna geldik. Pekin’i, Çin’i ve Çin’lileri sevdik galiba.

Yarın sabah erkenden Xian’a doğru yola çıkacağız.

Xian’da görüşmek üzere.