15 Ocak 2013 Salı

KÜÇÜK DENİZ KIZININ ŞEHRİDİR KOPENHAG...


“Sende Stockholm Sendromu var” diye bir cümle duymayanınız yoktur sanırım. Sizde ya da bende var mı bilmiyorum? Peki nedir bu Stockholm Sendromu? “ Rehinenin kendisini rehin alan kişiye duygusal anlamda bağlanması olarak özetlenebilecek psikolojik durumu anlatan terim” Psikiyatr Nils Bejerot tarafından adlandırılan sendrom, ismini ise 1973 yılında İsveç'in başkenti Stockholm'de yaşanan bir olaydan almaktadır. Banka soyguncusu tarafından altı gün boyunca rehin tutulan bir kadın, soyguncuya duygusal olarak bağlanır. Serbest kaldığında soyguncuyu savunmakla kalmaz, nişanlısını terk ederek kendisini rehin alan banka soyguncusunun hapisten çıkmasını bekler.Stokholm sendromu bir çok rehine olayında da yaşanmıştır.İşte sendromlara isim olmuş kentte sevdiğim kente veda vakti geldi. Uçaktayız. Kopenhag’a doğru uçuyoruz. Yorulduğumuzu hissediyorum.Nereden çıktı bu sendrom da şimdi demeyin okuyorum ve paylaşıyorum.Stockholm’den Kopenhag’a uçarken buldum notlarım arasında.

“Kasptrup” Havaalanında iniyoruz. Havaalanı şehre çok yakın. Otobüse binerek otelimizin tam önünde iniyoruz. Otelimiz First Hotel Copenhagen. Tam deniz kıyısında. Manzaramız harika. Otele yerleştikten sonra hemen deniz kenarına iniyoruz. Şehir merkezine gidip şehri keşfetme şansımız yok. Saatiniz olmasa zamanın öğlen olduğunu düşünebilirsiniz ama gece yarısına çoktan geldik. Karanlığı yine göremeden uyuyoruz.

Sabah erkenden kalkarak kahvaltı salonuna iniyoruz. Kahvaltı salonu yine genç Danimarkalı anneler ve küçük çocuklarıyla dolu. Otelimiz önünden otobüse binerek merkeze doğru gidiyoruz. Zürih, Viyana, Vancouver ve Sidney’den sonra yaşam standartı ve yaşanılası kent sıralamasında 5. sırada yer alan Kopenhag sokaklarını keşfimiz başlıyor.

Osterport Tren Garında otobüsten iniyoruz. Hava yağmurlu en iyisi Hopp On Hopp Off’la şehir turu. Karşıya geçerek yürüyoruz. Kısa bir süre sonra şehir turu otobüsünü görüyoruz. Bilet alarak otobüse yerleşiyoruz.

İlk olarak Little Mermaid’e(Küçük Deniz Kızı Heykeli) gidiyoruz.Heykelin yakınında duruyor otobüsümüz. Heykelin önünde fotoğraf çektirebilmek için kuyruk oluşmuş. Çocukluğumuzda okuduğumuz veya duyduğumuz “Küçük Deniz Kızı” masalını hatırlarsınız. Denizlerin dibinde babasına ait krallıkta yaşayan ve 15 yaşına geldiğinde denizler üzerindeki yaşamı görmeyi hayal eden Deniz Kızı su üzerine çıktığında bir prense aşık olur. Sevgilisi prensle birlikte olmak için sesinden vazgeçip ayaklarına kavuşur. Ama bu kez sesini duyuramadığından sevdiğine bir türlü kavuşamaz. Sonunda da bir köpüğe dönüşür. İşte heykel ünlü Danimarkalı yazar Hans Christian Andersen’in “Küçük Deniz Kızı” isimli romanının kahramanı olup 1909 yılında, Carlsberg bira tarafından yaptırılıyor. Bronz olan heykel yapılırken sanatçı tarafından, heykelin vücuduna ve başına model olarak eşinin kullanıldığını ve heykelin boyunun 1.25 metre olduğunu hatırlıyorum.

Otobüse binerek keşfe devam ediyoruz. Amalienborg Slotsplads Meydanına geliyoruz. Meydanda bir heykel ve önünde yine fotoğraf için bekleyen turistleri görüyoruz. Meydanda döşeli parke taşlarının görünümü hoşumuza gidiyor. Oturarak Meydanı ve etrafındaki binaları seyrediyoruz.Meydan denize çok yakın. Deniz kıyısına doğru yürüyoruz. Girişindeki “The Amalie Garden on the Waterfront” yazısından ismini öğrendiğimiz parkı görerek içeri giriyoruz. Parkın ortasında yer alan havuzun kenarında yine fotoğraf çektirenleri fark ediyorum. Parkta dolaşırken de otobüsle bundan sonra gitmeyi planladığımız Opera Binası tüm heybetiyle karşımıza çıkıyor.

Dünyadaki Opera Binaları arasında imalat maliyeti en pahalı opera binası önündeyiz. Fotoğraf çektirerek Meydana dönüyoruz. Sarayın bahçesinde acaba Saray Muhafızlarının nöbet değişimini yakalayabilir miyiz diye düşünüyoruz. Başlarında kürklü ve uzun başlıklı şapkaları ve değişik kıyafetleriyle Saray Muhafızlarını görüyoruz. Ancak nöbet değişiminin öğlen olduğunu öğreniyoruz.

O sırada otobüsümüz geliyor. Binerek tura devam ediyoruz.

Ameliengade bölgesindeyiz ve otobüsten inerek Ameliengade Sarayına giriyoruz. Sarayda halen Kraliçe Margrethe’in ailesiyle yaşadığını öğreniyorum. Rokoko tarzındaki sarayı dolaşarak çıkıyoruz. Sarayın arkasında Roma’daki Saint Pierre Kilisesi benzeri bir kilise görüyorum. Mermer Kilise adındaki bu kilisenin Roma’daki Saint Pierre Kilisesinin örnek alınarak yapıldığını okuyorum.

Yürümeye devam ediyoruz. Şehrin olmazsa olmazı ve can damarı Nyhavn Limanındayız. Burası esasında bir kanal. 1671-1673 yılları arasında Danimarkalı askerle tarafından 300 metre kazılarak yapılmış bu kanal senelerce şehrin ve şehir ticaretinin can damarı olmuş. Renkli, hareketli sokağında yürüyoruz. Cafe ve restoranlar dolu. Yollarda müzik yapan gruplar var. Kanal kenarında ellerinde biralar, pizza veya sandviçlerini yiyen insanları görüyoruz. Önce tekneye binerek şehri denizden izliyoruz. Bunun keyfinin de harika olduğunu görüyoruz. Tekne inişinde restoranlardan birisine girerek yemeğimizi sipariş ediyoruz. Seni çok sevdik Kopenhag.

Yemek sonrası Rosenborg Kalesine gitmek üzere otobüsümüze biniyoruz. Burası esasında bir park. Rosenborg Kalesi, Rosenborg Kışlası, Kraliyet Muhafızları ve Heykellerin olduğu bir park. Güzel ülkemin şehir planlayıcılarının ve belediyelerde Park ve Bahçeler yetkililerinin mutlaka görmeleri gereken bir park.

İlk olarak 1605 yılında yazlık saray olarak yapılman ve 1710 yılına kadar Danimarka Kraliyet Yazlık Sarayı olarak kullanılan ve şu an kraliyet mücevherlerinin sergilendiği Rosenborg Kalesini geziyoruz. Sarayın arka bahçesinde Danimarka Saray Muhafızlarının eğitim kışlasının olduğunu fark ediyoruz. Eğitimde olmaları nedeniyle de ilgiyle askerlerin eğitimini izliyoruz.

Parkta İtalyan Heykeltraş Giovanni Barata tarafından yapılan “Hercules Pavilion” heykeli bulunduğunu bildiğimden heykeli arıyoruz. 3 heykelden oluşan şaheserleri görerek parkta dolaşmaya devam ediyoruz. Parkta yeşillikler üzerinde dinlenen Danimarka’lılar görüyoruz. Parka hayran kalarak çıkıyoruz.

Otobüse binerek şehir turuna devam ediyoruz. The Round Tower isimli “Gökyüzü Gözlemevi”ni, neo-klasik tarzdaki ulusal katedrali görüyoruz(Meraklısına Not: Vor Frue Kirke ülkenin ulusal katedrali olup Katedral’de ünlü Heykeltıraş Bertel Thorvaldsen tarafından yapılan “Mesih ve Havari Heykelleri” bulunmaktadır).

Radhusets’a geliyoruz. Meydanda çok sayıda bisiklet görüyorum. En az 400-500 bisiklet olduğunu düşünüyorum.

Yürüyerek Belediye Sarayı Meydanına geliyoruz(Radhuspladsen). Belediye Binasının Kulesi dikkatimizi çekiyor. Kulede hava durumuyla ilgili olarak heykellerin sürekli değiştiğini öğreniyorum. Hava tahmininin güzel olacağı tahmin edildiğinde bisiklete binmiş bir kız dönerken görülürken,havanın yağmurlu olacağı tahmin edildiğinde şemsiye ile köpeğini gezdiren bir kız heykeli dönerken görülüyor. Meydanda çocukluğumun kahramanlarının yazarının, “Hans Christian Andersen” in heykelinin önündeyim. Çocukluğumun yazarısın Andersen. Senin o kadar çok masalını okudum ki anlatamam. İşte hatırladıklarımdan sizlerle paylaşmak istediklerim. Eminim okuduğunuzda sizi çocukluğunuzu yaşadığınız yıllara döndüreceğim.

(1. PRENSES VE BEZELYE TANESİ: Günlerden çok fırtınalı ve sağanaklı bir gündür. Tepenin yüceliklerindeki büyük şatoda bir kral, kraliçe ve yakışıklı oğulları prens oturmaktadır. Prens çok uzun yıllar boyunca kendi gibi iyi ahlaklı ve güzel bir prenses arar. Ancak bu kadar aramaya rağmen bulamamıştır ve bunun üzüntüsüyle şatoya geri dönmüştür. Durumu krala anlatacağı zaman kapı vurulur. Kapıyı açan kral karşısında sırılsıklam olmuş güzel mi güzel bir kız görür, hemen içeriye alır, kraliçe kızın bir prenses olamayacağını ve kızın asil olmadığını düşünerek prensin kızla evlenmesine karşı çıkar. Daha sonra kız için hazırlanan yatağın altına bir bezelye tanesi koyarak üstüne yumuşak yataklar koyarak kızı istirahat ettirirler. Sabahleyin kıza rahat edip etmediğini soran kraliçe, sabaha kadar uyumadığını ve yatakta bir şeyin beni rahatsız ettiğini söyler. Kraliçe gülümseyerek “ancak bir prenses bu kadar nazlı olabilir.” Diyerek prensin bu kızla evlenmesine izin verir.

2. KİBRİTÇİ KIZ:

Soğuk bir Noel arifesinde, kentin caddelerinde herkes eğlenirken küçük kız onları seyredip kendi kendine eğleniyordur. Küçük kız kibritçi dir. Kutu ile kibrit satar. O soğuk havada insanlar eğlenirken küçük kız hayatın acımasızlığını, yoksulluğu tatmıştır. Ailesine yardım etmek için her geçene kibrit satmak ister, fakat o gece hiç satamamıştır. Havanın çok soğuk olması ve kızın yorgun oluşu yinede onu yıldıramamıştır. Birazcık olsun ısınmak için iki ev arasında bir aralığa girer ve hayallere dalar. Çocukluğunu mutlu bir şekilde yaşamak, iyi bir evde oturmak, yoksulluk çekmemek gibi; derken biraz ısınmak için bir kibrit yakar. Nasıl olsa üvey annem ve babam anlamaz diyerek sıcacık bir ev hayal ederken kibriti yakarak bitirir. Bu durumu fark edince ne yapacağını şaşırmış, korkmuş ve ölmüş büyük annesinden yardım dilenmeye, seslenmeye başlar. Durmaksızın yağan kar, küçük kibritçi kızın üstünü örter. Küçük kız, kaskatı ve donmuş kalakalır oracıkta. Büyük annesi elini uzatır ve küçük kibritçi kızı yanına alır.

3. DÜNYANIN EN GÜZEL GÜLÜ :

Bir zamanlar yaşlı bir kraliçe varmış. Kraliçe güçlü, dediği dedik bir insanmış. Kimse bir dediğini iki etmezmiş. Kraliçe, bütün mevsimlerde bütün dünya ülkelerinde yetişen güllerden güzel güller yetiştirirmiş. Ama sarayda, acı ve keder kol geziyormuş. Çünkü kraliçe çok ağır hastaymış, doktorlarda yakında öleceğini söylüyorlarmış. “Tek bir umut var kraliçenin kurtulması için” demiş bir bilgin. “Eğer dünyanın en güzel, en soylu gülünü bulup getirirseniz kraliçe uzun yıllar yaşar.” Yaşlı, genç kraliçenin iyileşmesi için dünyanın dört bir yanında en güzel gülü aramaya koyulmuş ama hiç biri işe yaramamış. Sonunda kraliçenin küçük oğlu annesine seslenerek beni dinle demiş ve başlamış okumaya. Kitapta, cennetin görünmeyen bir köşesinde açan yapayalnız bir gülden söz ediliyormuş. Bu gül kendisini ta derinden görmek isteyene görünürmüş. Beyaz bir gülmüş ama güneşin batışında pembeleşen, o kızıllık yansıdığı vakit büyüleyici bir renge bürünen bu gül gerçek sevginin ve güzelliğin simgesi imiş. Birden tatlı bir pembelik yayıldı. Kraliçenin yanaklarına, gözleri büyüdü, bir güneş gibi parladı ve kitabın yaprakları arasında pembe bir gül, dünyanın en güzel gülü beliriverdi. “Onu görüyorum !” diye bağırdı kraliçe. Bu gülü kim görürse bir daha hiç mutsuz olmaz ve ölümsüzleşirmiş...

4. ÜÇ ZIPZIPIN ÖYKÜSÜ :

Çekirge, pire ve uçan kaz bir gün saraya davet edilmişler. Kral üçünün arasında bir yarış düzenleyecek ve en yükseğe sıçrayana büyük bir ödül verecekmiş. Sonunda ödülü açıklamış. Yarışı kazanana kızımı vereceğim demiş. Yarışmaya önce pire, çekirge sonrada uçan kaz tek tek zıplayarak yarışmışlar. Bunların her biri kendini diğerlerinden üstün görüyormuş. İlk yarışan pire çok yüksek zıplayınca görünmemiş ve onu almamış olarak kabul etmişler. Çekirgede pirenin yarısı kadar zıplamış ancak kralın üstüne konduğu için kral ona çok kızmış. Sıra uçan kaza gelmiş, kaz nazikçe prensesin yanına kadar sıçramış kral bu nazikçe sıçrayışı görünce kararını açıklamış. “En yükseğe sıçrayan kızıma doğru sıçrayandır.” Demiştir ve prensesi uçan kaza vermeğe karar vermiş. Olayı duyan pire ile çekirge yaptıkları hatayı anlayıp çok üzülmüşler.

5. KÜÇÜK DENİZ KIZI :

Zamanın birinde okyanusların dibinde bir şato varmış. Burada kral büyük anne ve altı kız beraber yaşarmış. Bu kızlardan en küçüğü hepsinden güzelmiş. Büyük anneleri arada sırada masallar anlatır yeryüzünde ve insanlardan bahsedermiş. Kızlara yeryüzünü göstereceğine dair söz vermiş. Kızlar on beş yaşına geldiklerinde yeryüzünü görüp geri gelmişler. Kızların beşi geri dönmeyi ve eski yerinde yaşamayı kabullenirken en küçük kız ise dünyalı bir prense aşık olmuş ve bir an önce onun yanına gitmek istiyormuş. Büyük anneleri haberi duyunca deniz büyücüsüne gidip çözüm aramış. Deniz büyücüsü deniz kızına bacak verecek ama karşılığında kız sesini kaybedecekti. Deniz kızı zor da olsa prensi için bu şartı kabul etmiş ve hemen prensin yanına varmıştı. Prens bunun konuşamıyor olduğunu fark edince kardeşi gibi davranmaya başlamış. Deniz kızı bu duruma çok üzülmüş. Kısa bir süre sonra prens başka biriyle evlenmeye karar vermiş. Durumdan haberdar olan büyük anne büyücüye gidip yardım istemiş. Büyücü özel bir hançer yaparak, demiş “Eğer hançeri prensin kalbine saplarsa kurtulur, yapamazsa ölür.” Hançeri alan deniz kızı prensin uyuduğu bir akşam kalbine saplamak istemiş. Ancak o sırada uyanan prens tebessüm ederek bana bir şey mi söyleyecektin demiş. Deniz kızı bunu yapamayacağını anlayınca daha fazla dayanamayarak oradan ayrılır. Kısa bir zaman gezindikten sonra vücudunun değiştiğini görür. Fazla zaman geçmeden deniz kızı hayata veda eder.

6. KARA BUĞDAY :

Fırtınadan sonra bir kara buğday tarlasından geçenler bilir. Kara buğday tarlası sanki kavrulmuş gibidir. Yaşlı söğüdün tam önünde bir kara buğday tarlası varmış. Kara buğday Pek kibirli imiş. Başı yükseklerden hiç inmezmiş. “Bende buğday başakları kadar güzelim üstelik çok daha da güzelim. Benim çiçeklerim, elma çiçeklerine benzer, herkes hayranlıkla seyreder. Benden güzeli var mı ? söyle söğüt ağacı” demiş. Söğüt, ağır ağır başını sallar. “var... var...” dermiş. Aradan zaman geçmiş, hava bozmuş, fırtınalar yağmurlar başlamış. Fırtınayı gören bütün çiçekler , bitkiler boyun bükerken kara buğday pek kibirli ya, asla boynunu eğmezmiş. Onu diğer bitkiler uyarmış fakat kara buğday duymamazlıktan gelmiş. Fırtına geçip, rüzgarlar dinince, doğa adeta bir sessizliğe bürünmüş. Her taraf sakinleşmiş, güzelleşmiş. Ama kara buğday yangından çıkmış gibi kavrulmuş kararmış, simsiyah olmuş işe yaramaz, cansız bir ot oluvermiş olayı gören ve duyan diğer çiçek ve otlar olaya çok üzülmüşler.

7. KUMBARA :

Çocukların odasında, gar dolabın üstünde oldukça yüksek bir köşede domuz biçiminde içi ağzına kadar para dolu bir kumbara varmış. Gar dolabın tepesinde yer aldığı için odada olup biteni seyredebiliyor, karnındakilerle her şeyi satın alabileceğini düşünüyordu. Buda onu çok mutlu ediyordu. Odadaki tüm oyuncaklar beraberce oynarlardı fakat kumbarayı oyuna çağırmak için davetiye göndermek gerekiyordu. Çünkü aşağıdaki konuşmaların duyamayacak kadar yüksekte idi. Aşağıdaki oyunları, eğlenceleri yalnızca seyretmekle yetinirdi. Kumbara bu duruma çok üzülmüş çok kızmış ve hayallere dalmıştı. Bir süre sonra bom.... domuz kumbara paramparça yerde yatıyordu. Tabi içinde fırlayıp dört bir yana saçılan paralarda oradan oraya yuvarlanıyor, dans edip duruyordu. Paralar dünyaya yeniden gelmişçesine bir anlık dahi olsa özgürlüğün tadını çıkararak dans ederken domuz kumbaranın parçaları da bir kutuya konuyordu. Her şeyin bir başı bir sonu vardır derler. Umarız yeni kumbaranın başına aynı şeyler gelmez.

8. SU DAMLASI :

Büyütecin ne olduğunu, her şeyi yüz kat büyülten bir çeşit gözlük camı olduğunu herkes bilir. Bir damla suya büyüteçle bakıldığında binlerce küçük yaratık görünür. Oysa çıplak gözle bakarsak onların hiç birini göremeyiz. Ama onlar her zaman o suyun içindedir. Bir zamanlar “dev amca” adında bir adam yaşarmış, güzel, ilginç olan her şeye sahip olmak istermiş eğer elde edemezse ya büyücüye başvurur yad kendi kendine binbir çeşit yol icat edermiş. Bir gün aline büyüteci alıp bir damla suyu incelemiş suyun içinde o gözle görünmez yaratıklar hiç durmadan hareket ediyorlar, sıçrayıp, hopluyorlarmış. Çok ilginç bulmuş fakat daha net görmek için renklendirmeyi düşünmüş ve kırmızı bir renk damlatmış içine. Bu bir büyücünün kanıymış. Birden sudaki yaratıklar pespembe oluvermiş. Bu yaratıkları bir kente yaşayan canlılara benzetmiş. Hiç durmadan itişiyorlar, dövüşüyorlar, birbirlerini çekiştiriyor ve acımasızca ısırıyorlar. Aşağıdakiler yukarı çıkmak istiyor hem de devamlı onları sindirmeye çalışıyorlar. “Aslında bu yalnızca bir su damlası” demiş. Gülümseyerek “Ama yinede gerçek yaşamdan bir örnek. Oysa tüm canlılar birbirlerine sevgi ile baksalar her şey daha güzel olmaz mıydı ? diyerek bitirir.)

Nereden nereye…Kopenhag’la başladık Andersen’den Masallara geldik.

Meydandan ayrılıyoruz. Stroget Caddesine geliyoruz. Bu caddenin özelliğinin Avrupa’nın en uzun yaya alışveriş caddesi olduğunu öğreniyoruz. Beş caddeden (Frederiksberkgade, Nygade, Vimmelskaffet, Amagertorv ve Ostergade) oluşan Stroget Kopenhag’ın en meşhur caddesi. Caddede bulunan Danimarka Ulusal Müzesine giriyoruz. Anadolu’dan kaçırılan “Seikilos Kitabesi” ni görüyoruz ( Meraklısına Not: Seikilos Kitabesi: Nota dahil komple bir müzik kompozisyonunun dünya üzerinde bulunan ve bilinen en eski örneği olup mezar taşının üzerine işlenen, şarkı sözleri ve melodiden oluşmaktadır. Efes bölgesinde bulunmuştur. MÖ.200- MS.100 yılları arasındaki döneme aittir). Üzülüyoruz.

Müzeden çıkarak yürümeye devam ediyoruz. Avrupa’da Paris Disneyland’tan sonra en çok gezilen Tivoli Park karşımıza çıkıyor. Akşam üzeri olması ve girişin 18 Euro olması nedeniyle içeriye girmiyoruz.

Glytotek Müzesine gidiyoruz. Burada ünlü heykeltraş Thorvaldsen'in heykelleri bulunuyor.Müzede Gauguin’in 35 tablosunu,Rodin’in 30 heykelini görmenin mutluluğu içerisinde müzeden çıkıyoruz.

Eski bir saray olan ve şu anda parlamento olarak kullanılan Christianborg Sarayına giriyoruz. Burada Kral Christian’ın heykelinin heybetine hayran kalmamak mümkün değil.

Dünyada eşi benzeri olmayan bir yere doğru gidiyoruz. Orijinal adı “Christiania” olan bu yer hippi mahallesi. Fotoğraf çekmek veya kamera kaydı yasak. Öğrenciler, sanatçılar, iş adamları, hippiler, çocukların geleneksel aile olarak yan yana yaşamalarına tanıklık ediyoruz. İçerisinin pisliği ve koku bizi rahatsız etse de dolaşmaya devam ediyoruz. Burası sanki ayrı bir devlet. Nüfusu 1000. Kırmızı üzerine üç sarı halkalı bayrakları var. Mahalle 1970 yılında kapatılan NATO üssüne yerleşen anarşist ruhlu gençlerin buraya yerleşmesi ile kuruluyor. Girişte eskiden deniz ürünleri deposu olan bir yapı görüyoruz. Burasının şu an sergilerin düzenlendiği, dans ve müzik gösterilerinin yapıldığı bir yer olduğunu öğreniyoruz.

Sırada şehre uzak olan Louisana Modern Sanatlar Müzesi ziyareti var. Bu müze 2010 yılında Yazar Patricia Schultz tarafından yazılan “Ölmeden Önce Dünya Üzerinde Ziyaret Edilmesi Gereken 1000 Yer Listesi” nde bulunan bir müze. Doya doya geziyoruz.

Artık limanda bulunan Kraliyet Kütüphanesine gitme vakti geldi diye düşünüyorum. Burası “Siyah Elmas” olarak adlandırılan denizin kıyısında muhteşem bir bina. Kütüphanenin bahçesinde deniz üzerine kurulan kafetaryada oturarak kahvemizi içip etrafı gözlemliyoruz.

Carlsberg Birasını bilmeyeniniz var mı? Gamle Carlsberg’e gidip bu biraların yapım yerini görmek, bira tarihi ve Carlsberg bira serüvenini izlemek üzere içeri giriyoruz. Keyif alıyoruz ama sanırım çok fazla değil.

Otele dönmek üzere otobüse biniyoruz. Bu gece günü batıralım ve öyle yatalım diyoruz ama mümkün olmuyor.

Sabah erkenden alana giderek Münih aktarmalı uçağımıza biniyorum. Yaşasın yine yuvamızdayız.

3 Ocak 2013 Perşembe

SUYUN KENARINDAKİ GÜZEL SEHİR...STOCKHOLM….


Uçağımız Stockholm’e varıyor. Sadece İsveç’in değil İskandinavya’nın da başkenti olarak kabul edilen Stockholm’deyiz.

Hepimiz biliriz ki, İskandinavya, Kuzey Avrupa'daki ülkelerin oluşturduğu bir coğrafyadır. Danimarka, İsveç ve Norveç İskandinav ülkeleridir (Meraklısına Not: İskandinavya Ülkeleri :Orta Çağ'da bugün Norveç,İsveç,Danimarka,Rusya ve İzlanda olarak bilinen ülkeler benzer kültürel, dilsel (Eski Norse) ve dinsel (Norse Mitolojisi) ortamı paylaşmışlardır. 12. yüzyıldan itibaren bugün Finlandiya olarak bilinen ülke İsveç Krallığı'yla ortak bir gelişim sürecini yaşamış ve giderek onunla eklemlenmiştir. Ortak geçmişin önemli örneklerinden biri de bugün Norveç,İsveç ve Finlandiya olarak bilinen ülkelerin Sami yaşam biçimini içselleştirmeleridir. Aslında , bütün Nordik ülkeleri azınlık gruplarını içlerinde barındırmaktadır ve bu gruplar diğer bir Nordik ülkenin nüfusu içinde yer almaktadır(Örneğin Sami(Lapp)Irkı).

Fince köken itibariyle Ural-Altay dil grubunun Ural kısmındadır. Orta Asya kökenli bu halk daha sonra Nordikleşmiştir. Fin dili yapısı Türk diline ve Altay dil grubuna çok benzer. Örneğin ben kelimesi Fince'de "Minä", sen kelimesi "Sinä" dır.

Yaklaşık 1000 yılında Hristiyanlığı benimsedikten sonra, yerel düzeydeki birleşme süreçleri Danimarka,Norveç ve İsveç'in ayrı krallıklar olarak kurulmasına yol açtı. 1200'lerin ortalarında Finlandiya İsveç'in bir parçası haline gelirken, İzlanda, Faroe Adaları,Şetland Adaları, Orkney, İskoçya ve İrlanda'nın büyük bir bölümü Norveç'in oldu(Bu akınlar Avrupa'lı tarihçiler tarafından Kavimler Göçü sayılır).16. yüzyıl boyunca bütün Nordik ülkeleri protestan reformunu izledi. Finlandiya'da çok az da olsa Ortodoks cemaati bulunmaktaydı.

14. yüzyılda, Danimarka, Norveç ve İsveç (Finlandiya dahil) Kalmar Birliği altında birleşti.Danimarka hızla öncü ülke haline geldi. Fakat 16. yüzyılın başlarında İsveç kendi bağımsız krallığını yeniden kurdu.Danimarka'nın Norveç üzerindeki egemenliği 1814 yılına kadar sürdü. Bu tarihten sonra Danimarka kralı Norveç'i İsveç'e verdi. İzlanda, Grönland ve Faroe Adaları Danimarka'ya kaldı.

17. yüzyılda Avrupa'nın büyük güçlerinden biri haline gelen İsveç sömürgelerini bir bir kaybetti. Süreç 1809 yılında Finlandiya'nın Rusya'ya bağlanmasıyla daha da kötüleşti.

19. yüzyıl İsveç ile Norveç'in birleşmesine tanıklık etti. Ancak bu birleşme Norveç'in artan huzursuzluğundan dolayı 1905 yılında sona erdi. Aynı dönemde İsveç ve Danimarka arasında İskandinavyacılık doğmuştur. Bu hareket üç İskandinav ülkesini birleştirmeyi hedeflediyse de başarıya ulaşamadı.

Birinci Dünya Savaşı ve özellikle 1917'deki Rusya devriminin ortasında Finlandiya tarihte ilk defa bağımsız bir devlet olarak ortaya çıktı. İkinci Dünya Savaşı sırasında İzlanda Danimarka'dan bağımsızlığını kazandı. Böylece 1952 yılında kurulan Nordik konseyinin üye ülkeleri ortaya çıkmış oldu.

Nordik ülkeleri savaş sonrası dönemde, özellikle sosyal alanda ortak politikalar uyguladılar (Örneğin İskandinav Sosyalizimi). Bütün Nordik Ülkeleri yüksek vergilerle oluşturulan kamu sektörüne ve geniş sosyal güvenlik sistemine sahip refah devletlerine dönüştüler. Bu gelişmelerin kökeninde iki savaş arasındaki dönemde bütün Nordik ülkelerinde Sosyal Demokrat hükümetlerin iktidara gelmesinin payı vardı).

Havaalanından otobüsle merkeze doğru yol alıyoruz.Bu şehir benim için çok özel. Üniversite yıllarında Avrupa’da yaşayabileceğimi ifade ettiğim tek şehir. Bana huzur ve güven veren güzel insanların şehri Stockholm’deyim. Otobüsten inerek bizi otelimize götürecek metroya biniyoruz. Kısa süre sonra oteldeyiz. Otelimiz Park Inn By Radisson Stockholm. Otele eşyalarımızı bırakarak hemen Stockholm’i keşfe başlıyoruz. “Kuzey’in Venedik’i” Stockholm 14 ada üzerinde kurulmuş bir şehir. O nedenle de çok sayıda köprü ve kanal var.

İlk olarak Stockholm’ün en eski bölümü olan Gamla Stan’a doğru gidiyoruz. Gamla Stan esasında eski şehir anlamına geliyor. Gamla Stan’ın şirin ve daracık sokaklarında yürümeye başlıyoruz. Daracık sokakların iki tarafında yer alan eski Stockholm evlerinin altında şirin ufak dükkanlar yer alıyor. Gamla Stan’da yürümeye devam ediyoruz. Türk gruplara rastlıyoruz. Birazdan karşımıza İsveç Kraliyet Sarayı çıkıyor. Burasının İsveç Kralı ve kraliyet üyeleri tarafından kullanıldığını öğreniyorum. Sadece giriş kapısında az sayıda nöbetçi görüyorum. Etrafta güvenliğin olmamasına hayret ediyorum.

Gamla Stan turist dolu ama gerçek ve yaşayan Stockholm burası değil. Norrmalm’e doğru gidiyoruz. Tren Garını görüyoruz. Kanalın kenarında bir bina fark ediyoruz. Kızıl renkteki bu binanın fark edilmemesi mümkün değil.Burasının Belediye Binası olduğunu öğreniyoruz(Stadshused). Belediye Binası muhteşem. Sevgili Kadri ATABAŞ bu gezide sürekli kulaklarını çınlatıyorum. Neden acaba?

Michael Jackson’ın ölümünden sonra başta A.B.D olmak üzere bir çok ülkede anısına Tribute Dansı yapıldığını hatırlarsınız. İşte Stokholm’de Jackson’un Tribute Dansı ile anıldığı Sergels Meydanındayız. Sergels Torg’ta yapılan bu dansa ait görüntüler internette seyredilme rekorları kırmış ve diğer ülkelerde yapılan anmaları geride bırakmıştı. O nedenle bu meydanın ve meydanda bulunan parkın adını hemen anımsayacağınızı düşünüyorum.

Meydana esasında sanat meydanı demek daha doğru olur sanırım zira her yer sanat galerileriyle dolu.

Karnımız acıkıyor. Denize nazır yemeklerimizi yerken etrafı seyrediyoruz.

Yemek sonrası kahvelerimizi yudumlarken okuyorum.

Okuduklarımdan;

Dünyada kişi başına düşen en yüksek sayıda müzeye sahip şehirlerden olan Stockholm’de 70 müze ve 100 sanat galerisi bulunduğunu,

İsveç’in , Ortaçağ'dan beri bağımsız olan tek ülke olduğunu,

Zamanında Rus olarak bilinen İsveç Vikinglerinin, Kiev Ruslarının da atası olduğunu,

İsveç'in, dünyanın eğitim konusunda en gelişmiş ülkelerinden biri olup 1-5 yaş arası çocukların ana okuluna gittiklerini, 6 yaşından 16 yaşına kadar ise zorunlu eğitime tabi tutulduklarını,

Üçte biri ormanla kaplı, üçte biri su olan Stockholm’ de 38 park bulunduğunu, Şehirde 1000 adet yakınında yaşanan 24.000 ada bulunduğunu,

Ülkenin kutup bölgesinde yaşayan Laponlar diğer adıyla Sami’lerin 17. Yüzyıldan itibaren İsveç tarafından asimilasyona uğradıklarını, dilleri ve dinlerinin baskıyla yok edilmeye çalışıldığını, 1989 yılında Sami’lerin etnik varlığının tanındığını,

İsveç’in dünya siyasal tarihinde Sosyal Demokrasinin beşiği olduğunu, Sosyal Demokratik ideolojide İsveç veya Kuzey Modeli diye bir öğreti olduğunu,

Ülkenin Kadın Hakları hususunda dünyanın en öncü ülkesi olduğunu,

Ericsson, İkea, Volvo, H&M gibi markaların bu ülkeden dünyaya yayıldığını,

Öğreniyorum.

Globen’de bulunan dünyanın küre biçimindeki en büyük yapısını görüyoruz. Ericsson Globe benzeri bir yapı görüp görmediğimi hatırlamaya çalışıyorum ama görmediği düşünüyorum.Burası bir spor ve kültür merkezi. 16.000 kişilik olduğunu öğreniyorum.

Saat ilerledi ama güneş halen tepemizde yine güneşi batıramayacağımızı anlıyoruz ve otele dönüyoruz. Yarın sabah yoğun ve keyifli bir günün bizi beklediğini biliyoruz.

Kahvaltı salonu çocuk dolu. Herkesin en az 2-3 çocuğu var. Çocukların gürültü yapmamalarına şaşırıyorum. Kahvaltı sonrası keşfe devam ediyoruz.

Yine ilk olarak Gamla Stan’a geliyoruz. Kraliyet Opera Binasına doğru yol alırken meydanda at üstünde Kral Gustav Adolfs’un heykelini görüyoruz. Opera binasının heybeti bizi etkiliyor. Bugün Ulusal Müzeyi göreceğiz. Müzede Rubens, Rembrandt, Goya, Renoir, Degas, Carl Larsson, Hana Pauli’nin eserlerini görüyoruz. Çıkışta müzenin denizin kıyısında yer alan basamaklarında oturarak güzelliğin tadını çıkarıyoruz.

Bu kez Stockholm Güzel Sanatlar Müzesine doğru gidiyoruz. Müzede İsveç’li sanatçıların yanında Norveç ve Danimarka’lı sanatçılara ait eserleri izliyoruz. Bu arada Picasso’nun “Bahar”, Salvador Dali’nin “ Ve Söyle” ve Wilhelm Enigma Vera Nilson’un “Sabun Köpüğü” tablolarını görüyoruz.

Çıkışta Gamla Stan’dayız yeniden. Burası benim görmeye doyamadığım bir yer desem şaşırımısınız bilmem. Ama gerçek söylüyorum ki Gamla Stan Avrupa’da görmeye doyamadığım yerlerin ilk sırasında yer alıyor. Neden mi? Burasının dünyanın en iyi korunmuş Ortaçağ şehir merkezi olduğunu söylemem yeterli olacaktır sanırım.Kraliyet Sarayı ve Stockholm Katedrali’nin önünden geçerek Nobel Müzesine geliyoruz. Kraliyet sarayının önünden geçerken Kraliyet Askerlerinin nöbet değişimlerine tanık oluyoruz.

Bugün Aslıhan’a bir sürprizim var. Den Gyldene Freden Restorantının önündeyiz. Başlıyorum anlatmaya. Sevgili karıcığım önünde durduğumuz bu lokantanın isminin tercümesi “Altın Barış”’tır. Burası ülkenin en meşhur lokantasıdır. Guiness Rekorlar Kitabına göre de dünyanın en eski restoranıdır. En önemli özelliği 1722 yılından bu yana restoranın çevresi değişmiştir. Burada sizi yemeğe davet ediyorum. Lütfen kabul buyurunuz. Aslıhan boynuma sarılıyor. Beraberce içeriye giriyoruz.

Çıkışta Vasa Müzesine giriyoruz. Müze Stockholm seferini yaparken 17’nci yüzyılda batırılan, daha sonra çıkarılarak koruma altına alınan Vasa isimli bir gemiye ait. Şaşırdığınızı görüyorum. Gemi demeyin.Vasa tek kelimeyle sanat harikası. Vasa’nın tamamına yakını heykellerle süslü. Heykellerin güzellğini anlatmaya ise kelimeler yetersiz kalıyor.

Çıkışta parkın içerinden geçerek yürüyoruz. Kıyıda denizle sıfır noktada lunaparkı görüyoruz. Vakit olsa girerdik diye konuşuyoruz.

Dünyanın ilk açık hava müzesindeyiz. Çiftlik binası, değirmenler, dükkanlar ve ahşap kilise yapının fotoğraflarını çekiyorum. Parkta 1900 lü yıllarda inşa edilen 162 yapı, kalay atölyeleri, fırın, altın rengi ev, Skogaholm Malikhanesi ilgimizi çekiyor.

Şimdi, Nobel kutlamalarının yapıldığı kulesi 106 metre olan Hall Binasındayız. Nobel ödüllerinin verildiği 18 milyon altın mozaik çini ile süslü Mavi Salonunu görüyoruz. Şehrin tepeden görünümü için asansörle kuleye çıkıyoruz. Manzara harika.

Yürüyerek otele dönüyoruz. Otelde jakuzi keyfi yapıp güneşi batıramadan uyuyoruz.

Yarın sabah erkenden Kopenhag’a gidiyoruz.

Kopenhag’ta görüşmek üzere.

27 Kasım 2012 Salı

HER KÖŞESİ AÇIK HAVA MÜZESİ OLAN ÜLKE FAS (III.BÖLÜM- MARAKEŞ- ESSAOUIRA)

Atlas Dağları'yla çevrili vadide panoramik otobüs yolculuğu sonrası otobüsümüz Benemelal'de duruyor. Burası Fas’ın ufak şehirlerinden. Şehre göre çok iyi bir lokantada öğle yemeğimizi yedikten sonra "Kızıl Şehir" olarak adlandırılan ve Unesco Dünya Kültür Mirası Listesinde yer alan Marakeş' e doğru hareket ediyoruz. Akşam üzeri Marakeş’e ulaşıyoruz. Otelimiz oldukça merkezi.

1062 yılında Almoravide Hanedanlığının başkenti olarak kurulan Marakeş çok eski bir şehir. Fas’ın her şehrinde olduğu gibi Marakeş’te de eski ve yeni şehir olarak iki şehir bulunuyor. (Meraklısına Not : Fas’ın bütün şehirlerinde Eski Şehir büyüleyici yapılar, eski camiiler, saraylar, dar sokaklar ve bu dar sokaklarda bulunan küçük atölyelerden meydana gelmektedir. Yeni Şehir ise, oteller,yüksek binalar, lüks kafeler ve yeni evlerden meydana gelmektedir.)

Akşam yemeğinden sonra Marakeş’in sembolü Kutubya Camiine kadar yürüyoruz. Muhteşem bir yapıyla karşılaşıyoruz. Kutubya Cami (Koutoubia Mosque) Kıyamet Meydanı’na çok yakın ama gece vakti gitmiyoruz. Caminin çok güzel aydınlatılması nedeniyle işçiliği incelemeye başlıyoruz. Yanıma gelen bir Marakeş’li "Eyfel Kulesi Paris ve Paris’li için ne ifade ediyorsa Kutubya’da bizler ve Marakeş için aynı duyguyu ifade eder."  diyor. Bu sözden etkileniyorum.

Rehberimiz Oktay KANTAR’ın söyledikleri aklıma geliyor. ”Kaybolduğunuzda Kutubya Camii’nin minaresini arasın gözleriniz. Minareyi görünce nerede olduğunuzu hemen bulur ve kaybolmazsınız” sözlerinin ne derece doğru olduğunu anlıyorum. 67 metre minaresi olan caminin 19. yüzyılda inşa edildiğini öğreniyoruz.

Otele dönüş yolundayız. Sabah erkenden şehir turumuz var. Güzel bir kahvaltı sonrası şehir turumuz başlıyor. İlk olarak Saadi Mezarlarına geliyoruz. Mezarlar 20. yüzyıl başına kadar bozulmadan kalmış. Buna burasının yeni hanedan tarafından yıkılmamış olması ve yalnızca girişinin kapatılması neden olmuş. Mezarlardaki mozaikler ve dekorasyonun ihtişamından etkilenmemek mümkün değil.

Şimdi Souks diye adlandırılan Çarşıdayız. Çarşıda yürümeye başlıyoruz. Bu çarşının da Fas’ın diğer şehirlerindeki çarşılar gibi karışık olduğunu labirent sokaklarda kaybolmanın kolay olduğunu fark ediyoruz. Hep beraber çarşıda alışveriş yapıyoruz.

Çarşı sonrası Bahia Sarayına gidiyoruz. Sarayın işçiliğine hayran kalıyoruz.1 asır önce Fas’ta yaşayan zenginlerin yaşamları hakkında bilgi alıyoruz. Öğle yemeği sonrası Marakeş’te ve hatta Fas’ta olmazsa olmaz bir Meydana doğru yol alıyoruz. Burası Kıyamet Meydanı.

Meydan dolu ve her yerde akrobatlar,dansçılar,müzisyenler, falcılar, yılan ve maymun oynatıcıları var. Meydanın etrafında ise yemek tezgahlarını görüyoruz. Her tarafta büyük bir koşturmaca ve kalabalık var. Sanki tüm Marakeş, hatta Fas burada. Meydan’da zamanın nasıl geçtiğini anlatmak çok zor. Bir yılan oynatıcısını veya bir zenneyi seyre daldığınızda zamanın nasıl geçtiğini anlamıyorsunuz bile. Bu Meydan’da esasında Fas kültürünü tam olarak sentez edebiliyorsunuz. Burası farklı bir dünyaya götürüyor sizi.

Otele dönüp yemeğimizi yedikten sonra dostlarla sohbete başlıyoruz.

Atlas Dağları’nın eteklerindeki bu Kızıl Şehrin karmaşasının, gürültüsünün ve hayatın hepimizi etkilediğini fark ediyorum. Turunç ağaçlarıyla dolu bulvarlarda yürümeye başlıyoruz. Rehberimizle sohbet ederken Oktay KANTAR’ın söylediği ”Marakeş’te kızıllık topraktan başlar duvarlara, çatılara kadar devam eder. İşte bu nedenle de şehrin adı Kızıl Şehir’dir” sözünün ne kadar doğru olduğunu karanlıkta olsa her yer bir kez daha fark ediyorum.

Otele dönüyoruz.Yarın sabah ilk olarak küçük balıkçı şehri olan ve aynı zamanda Unesco Dünya Kültür Mirası Listesinde yer alan Essaouıra'ya gideceğiz. Atlas Okyanusu kıyısında yer alan bu küçük balıkçı şehrinin Fas'ın en romantik mekanı olduğunu okuyorum.

Atlantik Okyanusu kıyısındaki şirin kasabaya geliyoruz. İlk olarak Medina’ya doğru gidiyoruz. Medina’nın kalenin içerisindeki alan olduğunu fark ediyoruz. Bab Marakeş El Sanatları Çarşısı’na ulaşıyoruz. Çarşının ortasındaki dev kauçuk ağacını görüyorum. Bab Marakeş Kapısının güneyinde yer alan kaledeki tarihi kalıntıları geçerek şehrin en ihtişamlı ve en eski anıtlarından bir tanesi olan şehir tabyasınına doğru gidiyoruz. Denizden gelecek saldırıları önlemek için inşa edilen yapıdaki izleme kuleleri, bronz toplar hepimizin ilgisini çekiyor.

1949’da Shakespeare’in Othello’sunu burada çeken Orson Welles’in adını taşıyan Orson Welles Meydanına geliyoruz. Surlarla çevrili Medina’ya diğer şehirlerde olduğu gibi burada da araç girmesi yasak.

Farklı kültürlere ev sahipliği yapan Essaouira elbette farklı dinlerin eserleri yönünden oldukça zengin.

Rehberimiz Oktay KANTAR’dan 1998 yılından bu yana genellikle Haziran ayının son haftasında Uluslararası Gnawa Müzik festivalinin Essaoudira’da yapıldığını öğreniyorum(Meraklısına Not : Gnawa müziğine odaklanmış olsa da caz, rock ve reggea müziği yapan pek çok sanatçıyı ağırlayan festival, Fas’ın Woodstock’ı olarak da adlandırılmaktadır. 4 gün boyunca yaklaşık 450.000 izleyici bu festivali izlemektedir.)

Öğle yemeği için şirin bir balık lokantasını seçiyoruz. Yemek sonrası serbest zamanda Essaoudira sokaklarında kaybolup şehri keşfe devam ediyoruz. Dönüş için otobüse geldiğimizde denizin çekildiğini ve martıların 5 saat önce deniz sularının olduğu kumlarda av peşinde olduklarına tanık oluyoruz.

Marakeş’e döndükten sonra akşam yemeği için Chez Ali Show’a gidiyoruz. Harika folklor gösterisini enfes yemeklerimizi yiyerek seyrediyoruz. Daha sonra atların showunu izleyerek otelimize dönüyoruz.

Yarın sabah erkenden Kazablanka’ya doğru yola çıkacağız.

15 Kasım 2012 Perşembe

HER KÖŞESİ AÇIK HAVA MÜZESİ OLAN ÜLKE FAS (II.BÖLÜM-FES,MEKNES,IFRANE)

Sabah kahvaltısından sonra UNESCO Dünya Kültür Mirası Listesinde yer alan Fes şehir turuna başlıyoruz. Fas'ın dini ve kültürel başkenti olan Fes gezisinde 14.Yüzyılda yapılan Attarine Medresesi, Eski Üniversite, Nejarine Meydanı ve Çeşmesi'nin de içinde bulunduğu eski şehir (Medina) turu yapacağız. Hep beraber pamuk, ipek, bakır, deri, mermer ve seramik ürünlerinin bulunduğu Zanaatkarlar Çarşısını gezeceğiz.

Fes Fas’ı tanımak için en önemli şehir. Fes’i görmeden Fas’ı görmüş olamazsınız. Gazetelerde Fas turları görüyorum. İçeriğine baktığımda ne Fes var ne de Tanca. Bu turlara gidenler olduğu da bir gerçek ama bana göre bu kişiler Fas’ı görmemiş sayılırlar.

Fes şehrinin üç bölümden meydana geldiğini otobüs turunda görüyoruz. Çevresi surlarla çevrili olan en eski kent Fes el Bali, yeni kent Fes Jdid ve kentin yeni ve modern kısmı olan Villle Nouvelle.

Eski kentin Medina’sında iniyoruz. Dünyada arabaların giremediği en büyük alanda yürümeye başlıyoruz. Geniş bir alana yayılan Medina içinde kaybolmamak için hepimiz çok dikkatliyiz. Şehir içerisinde araba kullanılmıyor.Ulaşım ve taşıma eşek, hamal ve motorsiklet aracılığıyla yürütülüyor. Sokaklar daracık. Sık sık “BELEK, BELEK ” sözcüğünü duyuyoruz. Bu kelime dikkat anlamına geliyor ve duyar duymaz kenara çekiliyoruz. Kenara çekilince de yanımızdan ya eşek ya hamal ya da motorsiklet geçtiğini görüyoruz. Medina’da 9000’den fazla dar sokak olduğunu öğreniyoruz.

Bou Inania Medresesini (Meraklısına Not : Yapımı 1356 yılında bitmiş bu medrese aynı anda hem enstitü hem dışarıdaki cemaat için cami vazifesi görmektedir. Fes'de minaresi olan tek medrese olan yapı Marinid Hanedanı sultanlarından Abu Inan Faris tarafından yaptırılmıştır. Bu hanedanın son yaptırdığı medrese de bu olmuştur.),

El Attarin Medresesini(Meraklısına Not :Marinid Sultanı Uthman II Ab Said tarafından 1323 yılında yapılan medrese Al Karaouine yakınında bulunmaktadır. Medrese ismini Souk al-Attarine’den (Baharat ve parfüm çarşısı) almaktadır.),

El Karavayyin Üniversitesini(Meraklısına Not : 859 yılında kurulan üniversite Müslüman alemi için önde gelen eğitim kurumlarından ve ruhani yerlerden bir tanesidir. Al Karaounie Medresesi orta çağ boyunca İslam dünyasıyla Avrupa arasında kültürel ve akademik ilişkiler açısından öncü bir ol oynamıştır. Okul tarihi etkileyen bir çok mezun vermiştir. Başarılı hanedanlar Al Karaouine Üniversitesi'ni Kuzey Afrika’nın en büyüğü olana kadar genişletmek için sürekli çaba sarf etmişlerdir. Yapı, İsfahan ve İstanbul’daki benzerlerine göre sade gözükse de detay işçiliğinin mükemmelliği yakından gözlemlenebilir.),

Moulay Idriss II’nin Mabedini(Meraklısına Not : 828 yılında ölen ve Fes’in kurucusu sayılan Moulay Idriss II için yaptırılmıştır. 1308 yılında bozulmamış bir cesedi Moulay Idriss’in vefat ettiği yerin çok yakınında bulanlar bu cesedin Moulay Idriss II’ye ait olduğunu düşünerek aziz saydıkları Idriss için bu mabedi yaptırmışlardır. Mabedi ziyaret eden yabancılardan erkeklere zenginlik, hanımlara ise doğurganlık kazandırdığı düşünülür.),

Nejjarin Kompleksini(Meraklısına Not : Fes şehri içindeki en nadide ve mimari açıdan en güzel yapılardan birisi de burasıdır. Kervansaray, çeşme ve çarşıdan oluşan bir komplekstir. Özellikle Nejjarine Kervansarayı’nın eser statüsündeki kapısı ile zellij mozaiklerle süslü iç avlusu işçiliği çok ihtişamlıdır),

Chouara Tabakhanelerini(Meraklısına Not :Chouara Fes’deki dört geleneksel tabakhaneden en büyük olanıdır. Deriler hala ortaçağdan miras kalan teknikle işlenmektedir. Derinin işlenmesinden başlayarak tüm aşamalar burada görülmektedir. Bölgedeki deri dükkanlarının balkonlarından Tabakhaneyi seyretmek ve fotoğraflamak çok keyiflidir.),

Mavi Kapıyı(Meraklısına Not : Medina’ya açılan ana kapılardan birisidir. Çarşı içine bakan tarafı aynı mozaiklerin yeşil tonları, dışı ise mavi tonlarıyla bezeli bu kapı stratejik konumu, mimari unsurları ve güzel süslemeleriyle görsel bir şölen sunmaktadır).

Kraliyet Sarayı Kapısını, Kuzey ve Güney Burçlarını geziyoruz.

Fas’ın kültürel başkenti olan Fez’in sadece Arap ülkeleri arasında değil dünyada en iyi korunmuş ortaçağ şehirlerinden olduğunu görüyorum. Dar sokaklar, camiler, medreseler, çarşılar,atölyeler, sur ve kapılar hepimizi etkiliyor.

Arap dünyasının önemli şehirlerinden birisi olan Fes esasında Ortaçağ’dan çağdaşlığa geçişi de gözler önüne seriyor. Daracık sokaklarda vakit buldukça alışveriş yapıyoruz.

Karınlarımız acıktı. Öğlen yemeğimizi yine harika bir yerel restoranda alıyoruz.Yemekten sonra Fas’ın Versay Sarayı olarak bilinen Meknes şehrine gidiyoruz. Burası Fes’e çok yakın. 17.Yüzyıl'da Molla İsmail tarafından kurulan ve UNESCO DÜNYA KÜLTÜR MİRASI LİSTESİ'nde yer alan şehir şehri çevreleyen 40 kilometrelik surlarla bizi karşılıyor. 17.yüzyıl sulama havuzu Agdal, Fas’ın en güzel şehir kapısı Bab Mansour ve El Hedim Meydanını geziyoruz. Surların yanında da ünlü Roma harabelerinden Volubilis’u görüyoruz.. Adını kalıntıların arasından günümüzde de çıkan bir çiçekten alan bu yerdeki mozaiklere hayran kalıyoruz.

Tekrar Fes’e dönüyoruz. Akşam otelde yemek sonrası müzik eşliğinde eğleniyoruz. Sabah erken saatlerde Marakeş’e doğru yola çıkıyoruz. İlk molamızı 20 .yüzyıl Fransız egemenliği döneminde kayak merkezi olarak kurulan ve günümüzde Fas'ın önemli tatil beldelerinden biri olan İfrane'de veriyoruz. Hava çok soğuk. Dün kısa kolla terlerken şimdi montlarla üşüyoruz. Atlas Dağları'yla çevrili vadi panoramik bir manzara sunuyor bizlere. Harika bir otobüs yolculuğu sonrası Benemelal'e ulaşıyoruz. Öğle yemeği sonrası Marakeş'e doğru yola çıkıyoruz. Arkadaşımın söyledikleri aklıma geliyor. “Fas anlatılmaz. Yaşanır” . Ne kadar doğru olduğunu anlıyorum bu cümlenin. Her dakika farklı bir manzara ile karşılaşıyoruz. Bol bol fotoğraf çekip görsel şölenin keyfini çıkarıyoruz.

14 Kasım 2012 Çarşamba

HER KÖŞESİ AÇIK HAVA MÜZESİ OLAN ÜLKE FAS (I.BÖLÜM-RABAT)

HER KÖŞESİ AÇIK HAVA MÜZESİ OLAN ÜLKE FAS (I.BÖLÜM-RABAT-TANCA)

Yine bir heyecan sardı hepimizi. Fas’a gitme kararı aldığımızda bir arkadaşım şöyle demişti. “ Fas öyle bir ülkedir ki anlatılmaz yaşanır. Ama sadece gideceğin ülkenin her yerinin açık hava müzesi olduğunu ve göreceğin görüntüler karşısında her dakika şaşıracağını bil ”. Diğer bir arkadaşım da “Büyülü Fas’a büyülenmemek imkansızdır. Kendini o büyüye bırak”. şeklinde bir ifade kullanmıştı.

Bizleri Kazablanka’ya ulaştıracak uçağa biniyoruz. Uçak yolculuğumuz İstanbul’dan yaklaşık dört saat otuz dakika sürecek. Yol boyu okuyorum.

Okuduklarımdan ;

Kuzey Afrika'da bir Berberi-Arap ülkesi olan Fas’ın başkentinin Rabat olduğunu, Ülkenin kuzeyinde yer alan İspanya ile arasında Cebelitarık Boğazının bulunduğunu, Hem Akdeniz'e hem Atlas Okyanusu'na kıyısı olan ve Afrika'nın Avrupa'ya yaklaştığı uçta yer alan Fas’ın İspanya’ya 14 km. uzaklıkta bulunduğunu,

Fas topraklarındaki Ceuta ve Melilla’nın İspanya'ya ait olduğunu,

Kuzey Afrika'da yer alan Atlas Dağlarının Fas topraklarından başladığını, dağların Fas'taki yüksekliğinin 4000 metreyi geçtiğini,

Ülkenin en eski yerleşik halkının Berberilerden oluştuğunu,

Nüfusun çoğunluğunun Müslüman olduğunu, bunun yanında Hıristiyan Katolik olan azınlık Fransızlar ile musevilerin bulunduğunu, 1948’den önce Fas'ta bulunan 200 bin Yahudinin tamamına yakınının İsrail’e göç ettiklerini,

İlkokul sonrası okullarda Fransızca eğitimi verildiğinden dolayı herkesin ana dili gibi Fransızca konuştuğunu,

Öğreniyorum.

Uçağımız Kazablanka’ya inişe geçiyor. Kazablanka’yı dönüşte keşfedeceğiz. Fas’ta programımız çok yoğun. Yorulacağız ama buna değeceğine eminim.

Rabat, Tanca, Cebelitarık Boğazı, Meknes, Fes, Ifrane, Marakeş, Essaouira, Kazablanka şehirlerini göreceğimiz Fas gezimiz başlıyor.

İlk olarak ülkenin kuzeyinde atlas okyanusunun kıyısında yer alan Fas’ın başkenti Rabat’tayız. Burası ülkenin politik ve idari merkezi.

İlk olarak Fas’ın bağımsızlığın mimarı olan V. Mohammed’in Mozolesine doğru yol alıyoruz. Mozole 12. yüzyıldan kalan bir caminin eski minaresi olan Hasan Kulesinin karşısında yer alıyor(Meraklısına Not : Hasan Kulesi Yakup El Mansur’un emriyle inşa edilen bir caminin minaresidir. İslam dünyası için Irak Samara’daki Cuma Camiinden sonraki en önemli camii olması öngörülmüştü. Yapımı 1195 yılında başlamış, kurucusunun ölümünden (1199) sonra inşaat terkedilmiştir. Ardından, Rabat halkının buradan aldığı malzemeler ve 1755 Lizbon depremi eseri daha da yıpratmıştır. 1956 senesinde sürgünden dönüşünde Mohammed V bağımsızlık sonrası ilk Cuma namazını burada kılmıştır. Cami çoğu yıkılmış olan dört duvar ile çevrelenmiş ve kuzey ve doğusunda dörder, güneyinde iki, batısında altı olmak üzere.on altı kapısı vardı. Ek yapılarıyla birlikte 183 metreye 140 metrelik bir alanı kaplıyordu. Minarenin ayağında uzanan derin sarnıçların (restore edilmiş) üstünde düzenlenmiş büyük bir avlusu ve devasa bir ibadet salonu vardı. Bu salonun 312 mermer kolon ve 42 mermer direği, yan revakları saymazsak 19 nef oluşturacak şekilde uzanıyordu. Hasan Kulesinin, Sevilla’daki meşhur Giralda ve Marrakech’teki Koutoubia ile mimari bakımdan akraba olduğu ilk bakışta göze çarpar. Her bir kenarı 16,20 metre, uzunluğu 44 metre olan kare bir yapıdır.) Bu Kule Fas’ta bizlere ilk göz ziyafeti yaşatıyor. Kızıl kumtaşından minaresi ve Rabat’a hakim mevkisi ile Rabat’ta hatta Fas’ta ilk görülmesi gereken yerlerden biri burasıdır diye düşünüyorum.

Mohammed V ve oğlu Hassan II’nin mezarlarının bulunduğu Mozoleyi ziyaret ediyoruz. Girişte ve çıkışta burada nöbet tutan özel giysili muhafızlar bizleri kendilerine fotoğraf çekimi için çağırıyorlar ve fotoğraf çekiminden sonra para istiyorlar. Özel kıyafetli Atlı Muhafızlarla fotoğraf çektiriyoruz. Burası Alaouite Hanedanı’na has cezbedici bir mimari ile karşımıza çıkıyor. İnce işçilik ürünü mermerler, bronz kaplı ahşap ve vitraylı tavanınn altında duran tabutlar bende ışık oyunlarıyla lacivert granit tabanın üzerinde sanki su üstünde duruyormuş hissi uyandırıyor. Duvarlardaki çok ince mozaiklere hayran kalıyoruz. Mozolenin yapımında Fas’ın konularında en iyi ustalarının çalıştığını ve en iyi malzemelerin kullanıldığını, mimarının ise mimarın ise Vietnamlı olduğunu öğreniyoruz.

Çıkışta Fas’lı bayanlar kına dövme için etrafımızı sarıyorlar. Otobüsümüze binerek Kraliyet Sarayı için yola çıkıyoruz. Almohad Kalesinin beş girişinden birisi olan Zaer Kapısından geçiyoruz. Zaer kapısının üst kısmında, sola Moussa Ibn Nossair Caddesine ardından geniş surların ardında gizlenen Kraliyet Sarayına doğru yol alıyoruz. Sarayın kentin merkezinde ve halkın sıkça önünden geçtiği ve de halka açık bir yer olması bizleri şaşırtıyor. İçeriye doğru yöneldikçe esas güzelliğin arkada saklı olduğunu görüyoruz. Sarayın ilerisinde Krala ait bir cami dikkatimizi çekiyor. Ne çok büyük ne de çok küçük olan bu caminin klasik İslam mimarisine iyi bir örnek olduğunu görüyoruz. Saray ile cami arasındaki meydanda toplanıyoruz ve fotoğraf çektiriyoruz. 18. yüzyılın sonuna doğru Sidi Muhammed Ben Abdullah tarafından yaptırılan Kraliyet Sarayı önündeki Saray Muhafizlarının fotoğraflarını çekmek yasak. Saray yolundaki sessiz asfalta hepimiz hayran kalıyoruz(Meraklısına Not : Sessiz asfalt, aynı büyüklükte kesilmiş özel taşlar ile Fransa'dan ithal özel imal edilmiş kauçuklu katkı maddesi içermektedir. Normal asfalt 5-6 santimetre kalınlığında uygulanırken, sesi emen asfalt 2,5-3 santimetre daha ince serilebilmektedir. Bu asfaltın, araçların lastik gürültülerini en az 5 desibel azalttığı bilinmektedir.)

Rabat’ın keşfinden sonra Atlas Okyanusu ve Akdeniz'in buluştuğu Cebelitarık Boğazı kıyısında kurulmuş olan Tanca'ya doğru hareket ediyoruz. Yolumuz uzun ve yol boyu Rabat hakkında bilgiler veren sevgili Rehberimiz Oktay KANTAR’ı dinliyoruz.

Bilgiler harika. Dinlediklerimden ;

Rabat tarihinin, Oued Bou Regreg'in kenarında bulunan Chellah ismindeki antik kente MÖ 300’lü yıllarda yerleşilmesiyle başladığının bilindiğini,

MS 40’ta Romalılar tarafından ele geçirilen kentin isminin Sala Colonia olarak değiştirildiğini,

1146 yılında Almohad Sultanı Abdal Mumin burayı İspanya’ya karşı saldırıların planlanacağı bir üsse çevirdiğini, Ortaçağ’da en parıltılı günlerini yine bir başka Almohad Halifesi Yaqub al-Mansour zamanında yaşayan kentin kısa bir süreliğine başkent olduğunu,

Bu süre içerisinde şehir duvarları ve Kasbah des Oudaias’ın inşa edildiğini, Dünyanın en büyük camisini yapmayı hedefleyen Mansour ölünce yapımın durduğunu ve yarım kalan Hassan Cami’nin Hassan Kulesi olarak günümüze kadar geldiğini,

13. yüzyılda Rabat’taki ekonomik gücün Fez’e kaydığını,1627 yılında Berberi Korsanların kontrolüne geçen kentin Sale ile beraber Bou Regreg Devleti olarak adlandırıldığını, her iki şehrinde seyreden gemilere saldırı için birer üs olarak kullanıldığını, Rabat’ın Birinci Dünya Savaşı'na kadar Alaouite Hanedanı yönetiminde kaldığını, Fas’ın Fransız himayesine geçişi ile beraber deniz yolunu kullanan Fransızların başkenti Rabat’a taşıdıklarını, bağımsızlıktan sonra da Kral Mohammed V’in başkent için Rabat’ı uygun görerek başkenti değiştirmediğini,

Rabat’ın Fas’taki kültürel zenginlikten fazlasıyla payını aldığını,

Fas’ın en büyük tiyatrosunun Mohammed V’in şehrin tam merkezinde bulunduğunu, şehirde bir çok resmi galeri ve bir de zengin sayılabilecek bir arkeoloji müzesi olduğunu,

Rabat’ın aynı zamanda bir festivaller şehri olup Mayıs ayındaki “Mawazine World Music Festival”, Haziran ayındaki “Uluslararası Alternatif Film Festivali” ve Kasım ayındaki “Plucked String Instrument Festival” inin bunlardan en önemlileri olduğunu,

Öğreniyorum.

Akşam saatlerinde otele ulaşıyoruz. Afrika kıtasının Avrupa’ya en yakın şehri Tanca’dayız. Gezginlerin görmesi gereken 50 yerden biri olarak anılan Tanca’ya ulaşır ulaşmaz kendimi İspanya’daymış gibi hissediyorum. 1913 yılında İspanyol işgaline uğrayan şehirdeki İspanyol Evleri ve halkın yaşam tarzı nedeniyle bu düşünceye sahip olduğumu düşünüyorum.


Fas’ın en önemli noktalarından birisindeyiz. Tam karşımızda Atlas Okyanusu ile Akdeniz’in birbirinden ayrıldığı Cebelitarık Boğazı var bulunuyor. İki kıta arası tam 14 kilometre.

Hep birlikte Malabata Feneri’ne (Cape Spartel) gidiyoruz. Burasının en önemli özelliği Atlas Okyanusu ve Akdeniz’den gelen suların bir araya gelmesine karşın karışmaması.

Daha sonra Herkül mağarasına giderek suların aşındırmasıyla meydana çıkan Afrika Haritası şeklindeki mağara ağzını görüyoruz. Burada mitolojik kahraman Herkül’ün yaşadığına inanılıyor.

İspanya’ya en yakın olan nokta olduğu için “Avrupa’nın giriş kapısı” denilen Tanca’dan İspanya’nın El-Ceziras şehri arasındaki deniz yolculuğunun 35 dakika olduğunu, Tanca’nın komşuları olan Septe ve Melilla şehirlerinin Fas topraklarında olmasına karşın İspanya’ya ait bulunduğunu, Ortaçağın en büyük seyyahlarından İbrâhîm Tancî(İbni Batuta) Tanca şehrinde doğduğunu öğreniyorum.

Tanca'nın eski yerleşim alanı olan Medine bölgesini geziyoruz. Öğle yemeğinde Kuskus var. Yemekten sonra yola düşüyoruz. Önce Meknes’e uğrayacağız. Akşam ise Fes’te olacağız.


9 Ağustos 2012 Perşembe

ÇİN'İN FARKLI ŞÖLEN ŞEHRİ ŞANGAY...

Sabah kahvaltımızın ardından Çin’in en hareketli şehri olan Şangay’a uçuyoruz. Şangay Çin’in ticari merkezi ve “Doğu’nun Paris’i” olarak biliniyor. Ayrıca, 19 milyona yaklaşan nüfusuyla dünyanın en büyük şehirlerinden bir tanesi. Yılllar önce geldiğimiz Şangay’ı tanıyamıyorum.Büyük gökdelenler ve alışveriş merkezleri her tarafı sarmış yine. İlk olarak otobüsümüzle deniz kenarında “Bund” olarak bilinen hareketli rıhtımda bir gezi yapıyoruz. Burası eski ve yeninin, doğu ile batının garip bir karışımı olarak karşımıza çıkıyor. Koloniyel tarzda inşa edilmiş iş merkezlerinin, neoklasik kubbelerin, Yunan tarzı sütunların ve Gotik kulelerin yer aldığı The Bund Bölgesini çok seviyorum.
Huangpu Irmağı şehri ikiye bölüyor. Nehrin sol tarafı Bund karşı tarafına ise Pudong denildiğini öğreniyoruz. Şehrin tüm gökdelenleri adeta Pudong bölgesinde yer alıyor.

Nadir bulunan beyaz yeşim taşından yapılma iki tane Sakyamuni Buda Heykelinin bulunduğu Jade Buda Mabedini ziyaret ediyoruz. Bu heykellerin birinde Buda’nın otururken ve diğerinde ise uzanırken betimlendiğini ve yeşim taşından yapıldıklarını fark ediyoruz. Tapınakta sunağın hemen arkasındaki üç boyutlu duvar resmi ilgimizi çekiyor.

Ülkenin en ünlü alışveriş caddesi olan Nanjing Caddesinden geçiyoruz. İnsanalar üst üste. Hiçbir caddede böyle bir kalabalık görmediğimi düşünüyorum.

Steven Spielberg’in “Güneş İmparatorluğu” filminin bazı sahnelerinin çekildiği Peace Hotel’i görüyoruz. Renmin Guangchang’a yani Halk Meydanına geliyoruz. Burası harika bir meydan.Tüm görkemiyle Büyük Tiyatro karşımıza çıkıyor. Şanghay Şehir Planlama Sergi Sarayı ve Şanghay Şehir Müzesini fark ediyoruz. Yarın Şangay Şehir Müzesini göreceğiz.

Şehrin bu bölgesindeki bu binası olan 333.3 metre yüksekliğindeki Shimao Uluslar arası Plaza’yı görüyoruz.

Şimdi yemek zamanı. Yemek sonrası Akrobasi Show’una gidiyoruz. Özellikle motorsiklet gösterisine hayran kalıyor ve bu gösteriyi nefeslerimizi tutarak izliyoruz.

Otelimiz Shangai Penta Hotel. Çok merkezi. Otelimize yerleştikten sonra dolaşmaya başlıyoruz. Otelin yakınında bir park fark ediyoruz. Parkta Çin’lilerin çalan müziğe eşlik ederek dans ettiklerini görüyoruz. Kim tutar bizleri. Bizlerde onlara katılıyoruz.

Sabah kahvaltımızın ardından Şangay Müzesine gidiyoruz. 1952 yılında kurulan beş katlı binanın yüksekliğinin 29.5 metre olduğunu ve binanın gemi şeklinde tasarlandığını öğreniyoruz. Müzenin zemin katında taş ve bronz heykellerin, 1.Katında Seramiklerin, 2.Katında resim ve kaligrafi çalışmalarının, 3.Katında yeşimler, sikkeler ve mobilyaların sergilendiği salonları geziyoruz. Bol bol fotoğraf çekiyoruz.

Çıkışta rotamızda Çin’in en ünlü bahçesi olan Yuyuan Bahçesi keşif durağımız oluyor. Ming hanedanı döneminde 1577 yılında yapılan bu bahçe 5 dönüm büyüklüğünde. Bahçeye girer girmez mimarisine ve peyzaja bayılıyoruz. Kapıdan girince  yapay kayalık alan karşımıza çıkıyor. 14 metre yüksekliğindeki kayaların pirinç tozu ve kireç kullanılarak oluşturulduğunu, bahçe sahiplerinin bu kayalık alandan manzara seyrettiklerini öğreniyoruz.

Rehberimiz bahçenin 6 bölümden oluştuğunu söylüyor. Şimdi şanslı anlamına gelen ve misafirleri ağırlamak için kullanılan Sansui Hall ‘deyiz.Çıkışta gölet görüyoruz. Gölette yüzlerce kırmızı ve sarı renkte balık var. Parmağımızı uzatır uzatmaz yem vereceğimizi düşünerek geliyorlar. Noel Pavilion ve Wanhua Odası bölümündeyiz. Avluda 2 tane ağaç dikkatimi çekiyor. Ağaçların önündeki yazıdan birinin 70 metre,diğerinin 21 metre boyunda Maidenhair Ağacı olduğunu ve 400 yıl önce dikildiklerini okuyorum. Doya doya bahçeyi geziyoruz. Bol bol fotoğraf çekiyoruz. Çin mimarisine ve bahçelerine hayran olmamak mümkün değil. Bahçeden çıkar çıkmaz alışveriş alanlarıyla karşılaşıyoruz. Çin’liler yanınıza gelerek Rolex saat veya ünlü markaların çantalarının olduğunu söylüyorlar. İlgilenir görürlerse de sizi bırakmıyorlar. Evet derseniz izbe yerlerde bulunan bir binaya götürülüyorsunuz. Burada en ünlü markaların taklitleri var. Artık iş size kalmış. Çok pazarlık etmeniz gerekiyor.Akşamın geç saatlerine kadar alışveriş için süremiz var. Buluşma sonrası yemeğe gidip otele dönüyoruz. Bu akşam yine dün akşam gittiğimiz parka giderek dansa devam diyoruz.

Sabah otelimizden ayrılıyoruz. Ancak uçağımız 22.45 de. Dolayısıyla keşif devam ediyor.

Pearl TV Kulesindeyiz. 468 metre yüksekliği ile Asya kıtasının birinci dünyanın üçüncü büyük kulesi olan kulenin en üst noktasına çıkıyoruz. Şangay ayaklarımızın altında harika görünüyor.. 263 metrelik bölümden 259 metrelik bölüme indiğimizde ayağımızı bastığımız yerin tamamen camdan olması nedeniyle bir an içimiz ürperiyor. Bazılarımız cam üzerinde yürümeye çekiniyor. Bol bol fotoğraf çekiyoruz.Adrenalin yüklü güzel dakikaların da sonuna geliyoruz.

Otobüsümüzle Pudong Bölgesinde dolaşıyoruz. Rehberimiz burasının Pudong Kalkınma Bölgesi olarak anıldığını söylüyor. 429 metre yüksekliğindeki Jinmao Plaza’nıon 88 katlı olduğunu öğreniyoruz. Gökdelenler görsel bir şölen sunuyorlar adeta bizlere.

Hava kararıyor. Yanan ışıklar ile Şangay’ın muhteşemliğini bir kez daha yaşıyoruz.

Çin Halk Cumhuriyeti her geçen çok hızlı değişiyor. Bu değişim karşısında gördüklerinize inanamıyorsunuz. Çin büyük bir değişim içerisinde yollar, binalar, insanlar, araçlar aklınıza gelebilecek her şey değişiyor. Geçmişte her yer bisiklet dolu iken şimdi bisiklet yok denecek kadar az. Gençler harika bir eğitim alıyorlar. Çin’liler arık kendilerine bakıyor. Çin’li kadınlar çok bakımlılar.

Çin insanı sevgi dolu. Hiç kötü bakışlı Çin’li görmüyorsunuz. Çin bir masal, bir efsane gibi. Yazımın bu bölümünde yazdıklarımdan bir şey anlamadığınızı ve bir şeyler hissetmediğinizi biliyoruz. O nedenle de Çin’i görmeniz gerekir diyorum. Hem de Çin’i görmek için çok vakit geçirmemenizi öneriyorum.

Havaalanına geliyoruz. Çok yorgunum. Uçağa biner binmez gözlerimi kapatıyorum.

Gözümün önüne Çin insanının yüzü, yaşamı, evlerin sarı çatıları, ejderhalar, kırmızı renkler, trafik karışıklığı, Çin Seddi, Terra Cotta askerleri, Guilin, Mao geliyor. Harika bir müzik aletinin çıkardığı eşsiz melodi gibi kulaklarımda bir şarkı duyuyorum.

Gözlerimi açıyorum. İstanbul Atatürk Havaalanındayız.

8 Ağustos 2012 Çarşamba

DOĞA SANATLARI SARAYI GUİLİN...

Uçağımız Guilin’de Liangjiang Havaalanına iniyor. Yerel rehberimizle buluşup şehre doğru yol alıyoruz. O da ne? Çift şeritli yolun orta refüjü 3-4 araç geçebilecek büyüklükte ve rengarenk çiçeklerle donatılmış. Adeta bir sanat eseri. Git git bitmiyor. Şehre kadar bize eşlik eden bu şahane manzara karşısında hepimiz etkileniyoruz. Şehre doğru yol alırken Guilin’i sevmeye başlıyoruz.

Guilin Vietnam sınırında ve tarçın ormanlarıyla meşhur bir şehir. Yemek öncesi Reed Flute Mağarasına doğru yol alıyoruz. Şehir çok düzenli.Burada Pekin ve Xian’daki gibi trafik karmaşası, kuralsızlık ve kalabalık yok. Her yer sakin ve düzenli.

Mağaraya ulaşmak için önce tırmanıyoruz. Bu tırmanışlar hızımızı azaltıyor. Mağaradaki kaya oluşumları dikkatimizi çekiyor. Mağaranın içerisindeki aydınlatmaya hayran oluyoruz. 2 saate yakın mağarada hem geziyor, hem fotoğraf çekiyor hem de serinliyoruz. Bu kireçtaşı mağarasının yaklaşık 180 milyon yaşında olduğunu öğreniyoruz. Doğa Sanatlarının Sarayı olarak nitelendirdiğim mağaradan çıkıyoruz. Kireçtaşının muhteşem oluşumlar yarattığı şölenden hepimiz fazlasıyla mutluyuz.

Çıkışta bir efsaneye göre, girişinde bulunan sazlıktaki kamışlardan flüt yapıldığına inanıldığı için mağaraya Sazlık flütü ismi verildiğini öğreniyorum. Çıkışta flüt satıcıları etrafımızı sarıyor. İnişimizde manzaralı ve görsel yönden çok zengin.

Karnımız acıktı. Doğru yemeğe gidiyoruz. Yemek sonrası Guilin şehrinin sembolü Elephant Trunk Tepesine doğru yol alıyoruz. Tepeye ulaştığımızda tepenin bir filin su içiyor şeklinde görüntüde olduğunu fark ediyoruz. Filin gövde altındaki yuvarlak boşluğu nedeniyle filin suda yüzüyor gibi göründüğünü düşünüyorum.

Sonradan efsaneye göre bir filin burada su içerken bıçaklanarak öldürüldüğünü öğreniyorum. Bol bol fotoğraf çekiyoruz.

Dönüşte resimlere konu olan ünlü manzaraları görebilmek için Fubo Tepesine çıkıyoruz. Her ne kadar zirveye tırmanmak yorucu da olsa zirveye varınca iyi ki çıkmışız diyoruz. Nehrin,dağların ve şehirdeki yapıların oluşturduğu muhteşem manzarayı seyrediyoruz.

Akşam yemeği sonrası otelde havuza giriyoruz ve sonrasında şehrin gece keşfi için Guilin sokaklarına çıkıyoruz. Otelimiz çok merkezi konumu olan Bravo Hotel. Yakınımızda açık gece pazarını buluyoruz ve saatlerce pazarın keyfini çıkarıyoruz.

Sabah Li Nehri gezimiz için otelden ayrılıyoruz. 1 saat otobüsle giderek limana varıyoruz. Burada bizi bekleyen tekneye biniyoruz ve gezimiz başlıyor. Sabah 09.30 dan 01.30 a kadar teknedeyiz.

Teknemiz güzel manzaralar eşliğinde ve nehir kıyısındaki yaşama tanıklık etmemizi sağlayarak ilerliyor.

Enfes manzaralarını tablolarda gördüğümüz ve böyle bir şey olamaz dediğimiz manzaranın içerisindeyiz şimdi.

Öğlen yemeğini teknede alacağız ve yemeğe kadar yukarıda fotoğraf çekiyorum. Nehir boyunca gür yeşilliklerle kaplı tepeleri görüyoruz. Çin’liler buraya boş yere cennetten sonra en iyi yer dememişler. Burası yüzlerce yıl şairler ve ressamlara konu olmamış.

Saat 01.30 da teknemiz Yangshuo’ya varıyor. Tezgahlarda el yapımı pek çok Çin motifli ürünlerin satıldığı küçük bir kasaba olan Yangshuo’yu da seviyoruz. Otobüslere binip Guilin’e doğru yol alıyoruz. Yarın sabah erkenden Doğa Sanatlarının Sarayı Guilin’e veda ederek Şanghay’a gideceğiz.

Şanghay’da görüşmek üzere.